Tıp Fakültesi Tez Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 433
  • Öğe
    Tıp fakültesi öğrencilerinin postüral bozukluklar hakkında bilgi ve farkındalık düzeylerinin araştırılması
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Metin, Merve Nur; Zateri, Coşkun
    GİRİŞ VE AMAÇ: Postür, iskelet öğelerinin, vücudun destek yapılarını zedeleme ve deformasyondan koruyacak şekilde en uygun pozisyonda dengeli bir biçimde dizilişidir. İdeal postür için ligament ve kasların dengede olması önemlidir. Bozuk postürdeki denge bozukluğu, yorgunluğa, iskelette asimetriye ve nosiseptif uyarılarla ağrıya yol açar. Anormal postürü korumak için kaslar aşırı gerilirler. Zamanla spazm ve ağrı ortaya çıkar. Tüketim toplumlarında çocuklar açısından mevcut eğitim sistemi, yetişkinler açısından masabaşı pozisyonda çalışmada artış ya da ergonomi göz ardı edilerek yapılan işlere bağlı olarak boyun, sırt, bel ağrılarında artış görülmektedir. Bu tez çalışmasında, hazırladığımız anketi kullanarak tıp fakültesi öğrencileri arasında postüral farkındalık seviyesini ve bilgi düzeylerini ölçmeyi hedefledik. Dönem 5'te alınan postür bozuklukları ve omurga deformiteleri dersi nedeniyle Dönem 5 ve Dönem 6 öğrencilerinin postür bozuklukları konusunda bilgi düzeylerinin ve farkındalıklarının daha iyi olmasını öngördük. Yaptığımız anketle öncesinde bireylerin omurga sağlığını göz önünde bulundurarak hareket edip etmediklerini saptamayı hedefledik. Bunun sonucunda, bu kişilerin günlük aktiviteleri, çalışma ve istirahat ortamlarında omurga sağlığını göz önünde bulundurarak hareket etmelerine yönelik farkındalıklarında artışa öncülük etmiş olmayı amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya ÇOMÜ Tıp Fakültesi'nde tıp eğitimi gören ve araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 18 yaş ve üzeri 520 tıp fakültesi öğrencisi dahil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden ve yazılı onam veren olgular anket eşliğinde değerlendirildi. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Dahil etme kriterlerini karşılayan her bir olguya postür ile ilgili bilgi düzeyi ölçümü ve farkındalık anketi dolduruldu. Anket formu totalde 3 bölümden oluşmaktaydı. Birinci bölüm çoktan seçmeli olarak bilgi düzeyi belirleme ile ilgili toplam 6 adet sorudan oluşmaktaydı. İkinci bölümde yine bilgi düzeyine yönelik "EVET", "HAYIR", "BİLGİM YOK", şıklarının yer aldığı 7 adet soru bulunmaktaydı. Son bölüm ise farkındalık düzeyini belirleme ile ilgili 5 şıklı "Hiç Katılmıyorum", "Biraz Katılıyorum", "Kararsızım", "Çoğunlukla Katılıyorum", "Her zaman Katılıyorum" cevaplarını içeren 20 adet sorudan oluşmaktaydı. BULGULAR: Çalışmaya 236 erkek ve 284 kadın olmak üzere toplam 520 olgu dahil edildi. Öğrencilerin %66,3 ü fiziksel tıp ve rehabilitasyon stajı henüz görmemiş (klinik öncesi dönem) olup, %33,7'si fiziksel tıp ve rehabilitasyon stajını alıp postür bozuklukları ve omurga deformiteleri dersini aldı (klinik dönem). Yapılan anket çalışması 3 bölümden oluşmaktaydı. İlk 6 çoktan seçmeli soruya verilen doğru yanıtlar kıyaslandığında klinik öncesi dönem ve postür bozuklukları ve omurga deformiteleri dersini alan klinik dönem arasında anlamlı fark saptandı (p <0,01). Sonraki 3 seçenekten oluşan 7 adet farkındalık düzeyi sorusuna geçildiğinde yine tüm sorularda klinik öncesi dönem ve klinik dönem arasında anlamlı fark saptandı (p<0,01). 5 seçenekli 20 adet soruya verilen yanıtlara bakıldığında 18. farkındalık düzeyi sorusu hariç kalan hepsine verilen tüm yanıtlarda klinik öncesi dönem ve klinik dönem arasında anlamlı fark saptandı (p<0,01). Çoktan seçmeli 6. soruda geçen spor yapma sıklığı ile farkındalık düzeyi soruları arasındaki ilişkiyi incelediğimizde farkındalık sorusu 15'e yanıtlarla spor yapma sıklığı arasında düzenli spor yapan kişilerin farkındalık düzeylerinin daha yüksek olduğuna dair anlamlı fark saptandı (p<0,01). Yine farkındalık sorusu 23 ile spor yapma sıklığı arasındaki ilişkiye bakıldığında düzenli spor yapanlarda farkındalık düzeyinin daha yüksek olduğuna yönelik anlamlı fark saptandı (p<0,01). SONUÇ: Bu çalışmada tıp öğrencilerinin postür konusundaki bilgi düzeyleri ve farkındalık seviyeleri incelenmiştir. Çalışmamızda öğrencilerin bilgi ve farkındalık sorularına verilen yanıtlarına bakıldığında ders alan klinik dönem öğrencilerinin hem bilgi hem de farkındalık düzeylerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ayrıca spor yapma sıklığı ile farkındalık seviyesinin incelenmesi sonucu yine düzenli spor yapan kişilerin postüral farkındalık seviyelerinin yapmayanlara göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Buna göre düzenli spor yapan kişilerin hem iş ortamında çalışırken kendi postürlerinin daha bilincinde oldukları hem de ev ortamında dinlenirken omurga sağlığını düşünerek hareket ettikleri sonucuna ulaşılmıştır. Sonuçlar daha geniş populasyonla yapılan anketlerle desteklenmelidir. ANAHTAR KELİMELER: Eğitim, farkındalık, postür, spor
  • Öğe
    Adrenalin otoenjektör reçete edilen hastaların/ebeveynlerinin otoenjektör ile ilgili bilgi düzeylerinin ve kullanım durumlarının değerlendirilmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Güral, Dilara; Yılmaz, Özlem
    AMAÇ: Çalışmamızın amacı, hastanemiz çocuk alerji polikliniğinde takip edilen hastaların/ebeveynlerinin adrenalin oto-enjektör (AOE) kullanımı konusundaki bilgi düzeylerini, anafilaksi sırasında kullanım durumlarını değerlendirmek ve anafilaksi sırasında kullanmaya hazır olup olmadıkları ölçmek, anafilaksi ve AOE kullanımı ile ilgili farkındalıklarına etki eden faktörleri araştırmaktır. Elde edilecek sonuçlar hastalarımızın tekrarlayan eğitim ve daha sık poliklinik ziyaretlerinin gerekliliğini değerlendirmek için kullanılacaktır.YÖNTEM: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları AD'nin servis, Çocuk Acil Polikliniği, Çocuk Alerji ve İmmünoloji Polikliniği ve Çocuk Yoğun Bakım ünitesinde AOE reçete edilen 0-18 yaş arası hastalar çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya katılmaya gönüllü olan hastalar/ebeveynleri ile birebir görüşme yapıldı. Görüşme sırasında <12 yaş hastalarda ebeveyn(ler) (anne ve/veya baba), ≥12 yaş hastalarda hem hastanın kendisi hem de ebeveyni ile görüşülerek anket dolduruldu. Hastalara/ebeveynlerine AOE maketi verilerek uygulamayı bizzat göstermeleri istendi ve kullanım basamaklarını doğru uygulayıp uygulamadıkları önceden hazırlanmış formlara kaydedilerek anket tamamlandı. Hali hazırda ülkemizde bulunan AOE 'nin birebir aynısı fakat ilaç ve iğne içermeyen oto-enjektör maketi kullanıldı. Ülkemizde AOE olarak bilinen tek jenerik isimli ilaç olan Penepin®, yakın zamanda üretici firma tarafından şekil olarak değiştirilmiştir. Eski oto-enjektöre sahip olan ve eğitimini bu oto-enjektörle tamamlamış hastalar ve ebeveynleri eski Penepin® maketi üzerinden değerlendirilmiştir. Yeni Penepin oto-enjektörü reçete edilmiş hastalar/ebeveynleri ise yeni maket üzerinden incelenmiştir. Anket sonunda hastaların/ebeveynlerin hatalı bilgileri, yanlış uygulamaları maket üzerinde tekrar edilerek düzeltilmiş, oto-enjektör kullanım becerilerindeki eksikler giderilmiştir. BULGULAR: Annelerin anlamlı şekilde daha yüksek oranda AOE taşıdıkları görülmüştür (p=0,033). Okulda AOE bulundurulması ile çevrenin bilgilendirilmesi arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p=0,029). Ayrıca, AOE'nin son kullanma tarihi (SKT) bilgisi ile ebeveyn olma durumu arasında da anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p=0,030). Ancak, anafilaksi tanısı alan çocukların ebeveynlerinin çevrelerini bilgilendirme oranlarında anlamlı bir farklılık yoktur. Ayrıca, anafilaksi geçirme öyküsünün AOE'yi doğru kullanma üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Ayrıca, nazal adrenalin tercihi, katılımcı yaşı, cinsiyet, kent merkezinde yaşama, gelir düzeyi, eğitim, AOE endikasyonu, AOE kullanım becerisi ve eski/yeni tip AOE kullanma gibi faktörlerle ilişkisiz bulunmuştur (p>0,05). SONUÇ: Yapılan anket ile AOE'nin doğru kullanımının hasta ve/veya yakınları tarafından ne oranda anlaşıldığı belirlenerek bilgi eksiklikleri tespit edildi ve eksiklikler giderildi. Örneğin ankette yetersiz bilgi düzeyi ile karşılaşılması durumunda anket sonunda bilgiler tekrar anlatılarak oto-enjektör kullanım becerisi ile ilgili eksikler tamamlandı. Bu çalışma sayesinde anafilaksi geçiren ve/veya geçirme olasılığı bulunan hastaların eğitimine daha çok zaman ayrılma imkanı elde edildi. Anafilaksi ve AOE kullanımı konusunda bilgi eksikliklerinin giderilmesi için belirli aralıklarla uygulamalı eğitim verilerek hasta ve ebeveynlerin bilinçlendirilmesi gereklidir. Bu sorunlar, AOE'nin doğru zamanda ve doğru şekilde kullanımının düzenli poliklinik kontrolleri ile sağlanmasıyla çözülebilir.
  • Öğe
    Eş zamanlı psödoeksfoliyasyon sendromu ve koroner arter hastalığı olan olguların optik koherens tomografi anjiografisi, elektrokardiyografi ve ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Taş, Kardelen; Turgut, Burak
    Amaç: Psödoeksfol5asyon sendromu (PES), yalnızca oküler yapıları değ5l, s5stem5k vasküler s5stem5 de etk5leyeb5len b5r m5krof5br5llopat5 tablosudur. Çalışmamızda, PES olan b5reylerde elektrokard5yograf5 (EKG) ve ekokard5yograf5 (EKO) tetk5kler5 5le değerlend5r5len koroner arter hastalığı (KAH) varlığının ret5na, koro5d ve opt5k d5sk5n m5krovasküler parametreler5 üzer5ndek5 etk5ler5n5 opt5k koherens tomograf5 anj5yograf5s5 (OKTA) 5le b5rl5kte kullanılarak araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Şubat 2024 – Eylül 2025 tarihleri arasında yürütülen bu prospektif, tek merkezli, gözlemsel çalışmaya toplam 110 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılar PES ve KAH bulunan hastalar, sadece PES bulunup KAH bulunmayan hastalar ve PES ve KAH bulunmayan sağlıklı kontrol grubu olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Tüm katılımcılara ayrıntılı oftalmoloj5k muayene sonrasında OKTA uygulanmış; yüzeyel ve der5n kap5ller pleksuslar, koryokap5llar5s, koro5d tabakalarının vasküler dans5te ve perfüzyon dans5teler5, foveal avasküler zon (FAZ), opt5k d5sk, radyal per5pap5ller kap5ller pleksus ve lam5na cr5brosa tabakalarının vasküler dans5te ve perfüzyon dans5te parametreler5 değerlend5r5lm5şt5r. Aynı hastalara hastanemiz kardiyoloji polikliniğinde EKG ve EKO değerlendirmeleri yapılmıştır. Veriler SPSS 25.0 programı ile analiz edilmiş, p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 71,97 ± 7,02 yıl olup, PES + KAH + grubundak5 b5reyler d5ğer gruplardan anlamlı derecede daha yaşlıydı (p = 0,006). Kadın c5ns5yet oranı PES + KAH + grubunda bel5rg5n olarak daha yüksekt5 (p = 0,025). PES + KAH + grubunda görme kesk5nl5ğ5 daha düşük saptanmış (p = 0,013), EKG'de patoloj5k v" bulguların oranı anlamlı şek5lde artmış (p = 0,030), ancak EKO parametreler5 açısından fark görülmem5şt5r (p > 0,05). Genel OKTA analizinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamakla birlikte, PES + KAH grubunda ek vasküler hastalığı (hipertansiyon, diyabetes mellitus vb.) bulunan alt grupta koroid iç perfüzyon dansitesinin anlamlı olarak azaldığı tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma, PES ve KAH birlikteliğinde retinal ve koroidal mikrovasküler parametrelerde anlamlı fark bulunmadığını, ancak ek vasküler hastalık varlığının özellikle koroidal perfüzyon üzerinde belirgin etkisi olduğunu göstermiştir. Bulgular, PES'in sistemik mikrovasküler disfonksiyonun bir göstergesi olabileceğini desteklemekte; özellikle koroidal iç perfüzyon dansitesinin sistemik vasküler yükün değerlendirilmesinde potansiyel biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.
  • Öğe
    Sepsise sekonder gelişen akut böbrek yetmezlikli hastalarda sitokin filtresi kullanımının retrospektif incelenmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Şataflı, Saba Nur; Şimşek, Tuncer
    Amaç: Çalışmamızın amacı, yoğun bakım ünitesine sepsis nedenli yatışı yapılan ve sepsise sekonder akut böbrek yetmezliği gelişen ve renal replasman tedavisi (RRT) uygulanan hastalarda sitokin filtresi kullanımının biyobelirteçler (CRP, prokalsitonin, laktat), üriner output, SOFA skorları, oksijenizasyon, vazoaktif ilaç ihtiyacı, yeniden renal replasman tedavisi ihtiyacı olup olmadığı ve son olarak mortalite üzerine etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Retrospektif ve tek merkezli olarak gerçekleştirilen bu çalışmaya, sepsis tanısıyla renal replasman tedavisi başlanmış olan 134 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, sitokin filtresi kullanılanlar ve kullanılmayanlar olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında tedavi öncesi ve sonrası biyokimyasal parametreler (CRP, prokalsitonin, laktat), SOFA skorları, Glasgow koma skorları, idrar çıkışı, oksijenizasyon, vazoaktif ilaç ihtiyaçları ve mortalite oranları karşılaştırılmıştır. Mortalite ile ilişkili değişkenler Cox regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Sitokin filtresi kullanılan hastalarda tedavi sonrası üriner output düzeylerinde artış eğilimi gözlenmiştir. Laktat, CRP ve prokalsitonin düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Cox regresyon analizinde yaş ve tedavi öncesi laktat düzeyi mortalite ile anlamlı ilişki göstermiştir (p<0,05). Sitokin filtresi kullanımının mortaliteyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaltmadığı saptanmış olmakla birlikte, bu grupta mortalitenin daha düşük oranda gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Sonuç: Sitokin filtresi kullanımı sepsis hastalarında mortaliteyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaltmamış olarak belirlense de klinik açıdan anlamlı olabilecek bir mortalitede azalma eğilimi gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, üriner outputta artış gibi organ fonksiyonları üzerindeki olumlu etkileri dikkat çekicidir. Bu bulgular doğrultusunda, sitokin filtresinin potansiyel klinik faydalarını daha net ortaya koymak adına geniş örneklemli, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
  • Öğe
    Bukkal ve palatinal yüzeylerdeki eksternal servikal rezorpsiyon kavitelerinde kullanılan restorasyon materyallerinin dişin kırılma direncine etkisi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Elpe, Saadet; Sarıyılmaz, Öznur
    Amaç: Bu çalışmanın amacı, üst keser dişlerin bukkal ve palatinal yüzeylerinde oluşturulan eksternal servikal rezorpsiyon (ESR) kavitelerinin, farklı restoratif materyallerle restore edilmesi durumunda dişlerin kırılma direnci üzerindeki etkisini ex vivo koşullarda değerlendirmektir. Yöntem: Toplam 81 adet çekilmiş maksiller santral diş kullanıldı. Dokuz diş, işlem uygulanmaksızın pozitif kontrol grubuna ayrıldı. Kalan 72 diş, bukkal ve palatinal olarak iki ana gruba (n=36) ayrıldı. Her ana grup, uygulanan restoratif materyale göre dört alt gruba ayrıldı: Negatif kontrol, Biodentin grubu, Ribbond grubu (Ribbond + Biodentin), EverX grubu (EverX Flow + Biodentin); n=9. Pozitif grup hariç tüm örneklere ESR kaviteleri pulpa dokusuna ulaşacak şekilde oluşturuldu ve standart kanal tedavisi uygulandı. Kanallar, ESR kavitesine kadar biyoseramik esaslı kanal patı ve gutta perka ile dolduruldu. ESR kaviteleri ilgili materyallerle restore edildi. Giriş kaviteleri kompozit ile restore edildi. Örnekler, çok fonksiyonlu çiğneme simülatöründe termal ve mekanik yaşlandırmaya tabi tutuldu. Kırılma testi, universal test cihazı ile 45° açıyla uygulanarak Newton (N) cinsinden maksimum kuvvet kaydedildi. Normallik varsayımının karşılandığı durumlarda bağımsız iki grubun karşılaştırılmasında Bağımsız Örneklem T testi, varsayımın karşılanmadığı durumlarda ise Mann Whitney U testi uygulandı. Normal dağılıma sahip olmayan bağımsız üç ve daha fazla grubun karşılaştırılması için Kruskal Wallis testi kullanıldı (p<0,05). Bulgular: Kırılma dirençleri, restoratif materyale göre anlamlı farklılık gösterdi (p<0,05). Bukkal bölgede Ribbond grubu , palatinal bölgede Biodentin grubu, negatif kontrole göre anlamlı şekilde daha yüksek kırılma direnci sağladı (p=0,005 ve p=0,044). Kavite konumuna göre gruplar arasında anlamlı fark tespit edilmedi (p>0,05). Sonuç: Restoratif materyal türü, ESR bulunan dişlerin kırılma direncini önemli ölçüde etkilemektedir. Ancak kavite konumunun (bukkal/palatinal) kırılma direnci üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır.
  • Öğe
    İnternal rezorpsiyonlu rezin dişlerden organik doku uzaklaştırmada irrigasyon solüsyonunun sıcaklık, aktivasyon ve derişiminin etkisinin incelenmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Bayındır, Emek; Sarıyılmaz, Öznur; Sessiz, Rüya
    Amaç: Bu in vitro çalışmanın amacı, internal rezorpsiyonlu rezin diş modellerinden organik dokunun uzaklaştırılmasında irrigasyon solüsyonunun ısıtma, aktivasyon yöntemi ve derişiminin etkinliğini karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmada 198 adet tek kanallı, internal rezorpsiyon simülasyonlu rezin diş kullanıldı. Organik doku varlığını simüle etmek için örnekler sığır kas dokusu ile dolduruldu. Örnekler; farklı ısıtma yöntemleri (oda sıcaklığı, kanal içi ısıtma, kanal dışı ısıtma), derişim (%5,25 ve %2 NaOCl) ve aktivasyon yöntemi (standart iğne irrigasyonu, pasif ultrasonik irrigasyon, XP-Endo Finisher) faktörlerine göre 18 gruba ayrıldı (n=11). İrrigasyon ve aktivasyonlar sonrası kalan organik doku miktarı konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile hacimsel, hassas terazi ile ağırlık ölçümleri yapılarak değerlendirildi. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi (p<0,05). Bulgular: XP-Endo Finisher tüm sıcaklık ve derişim koşullarında standart iğne irrigasyonundan daha az organik doku bıraktı. Ağırlık ölçümlerinde, %5,25 NaOCl'nin kanal dışı ısıtma koşulu hariç tüm sıcaklık ve derişimlerde XP-Endo Finisher, pasif ultrasonik aktivasyondan daha yüksek doku uzaklaştırma etkinliği gösterdi. Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi analizinde yalnızca %5,25 NaOCl kullanımında kanal içi ısıtma uygulandığında pasif ultrasonik irrigasyon standart iğne irrigasyonundan daha etkili bulundu; diğer tüm sıcaklıklarda ve derişimlerde iki yöntem benzer sonuçlar verdi. XP-Endo Finisher kullanımında ısıtma yöntemindeki değişiklikler organik doku uzaklaştırma etkinliği üzerinde anlamlı bir fark yaratmadı. Pasif ultrasonik aktivasyon ve standart iğne irrigasyonu gruplarında, genel olarak kanal dışı ısıtma yöntemi oda sıcaklığına göre daha yüksek doku uzaklaştırma etkinliği gösterdi. Pasif ultrasonik aktivasyonun uygulandığı tüm sıcaklıklarda ve sadece kanal dışı ısıtmanın uygulandığı standart iğne irrigasyonu grubunda, %5,25 NaOCl %2'lik NaOCl'ye kıyasla daha yüksek etkinlik gösterdi. Sonuç: XP-Endo Finisher, sıcaklık değişimlerinden ve derişim farklarından bağımsız olarak daha iyi organik doku uzaklaştırma etkinliği göstermiştir. Standart iğne irrigasyonu ve pasif ultrasonik aktivasyon uygulanan gruplarda NaOCl'nin kanal dışında ısıtılması organik doku çözme etkinliğini artırmıştır. Pasif ultrasonik aktivasyon kullanımında ise NaOCl'nin derişimin artırılması doku çözme etkinliğini olumlu yönde etkilemiştir.
  • Öğe
    Online ortamda edinilen sağlık bilgilerine güven ölçeği oluşturma çalışması
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Karamercan, Nahide Sevde; Sarı, Oktay; Kılınçarslan, Mehmet Göktuğ
    Amaç: İnternet ve dijital platformlar, sağlık bilgisine ulaşma konusunda yaygın biçimde kullanılmaktadır. Bu çerçevede çevrim içi ortamlarda sunulan bilgilerin niteliğine, doğruluğuna ve güvenilirliğine ilişkin belirsizlikler çokça araştırılmış ancak kişilerin edindikleri bilgilere duydukları öznel güven duygusu bu araştırmalarda bilgilerin güvenilirliğine dair yapılan çalışmalar kadar araştırılmamıştır. Literatürde çevrim içi sağlık bilgisine güveni doğrudan ölçen bütüncül ve psikometrik açıdan güçlü bir ölçme aracının bulunmaması bu çalışmanın çıkış noktasını oluşturmuştur. Bu araştırmanın amacı, çevrim içi ortamda edinilen sağlık bilgilerine yönelik güven düzeyini değerlendirmek üzere geçerli ve güvenilir bir ölçek geliştirmektir. Yöntem: Araştırma için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Bilimsel Araştırma Etik Kurulu'ndan 26.02.2025 tarih ve 2025-66 sayılı onay alınmıştır. Çalışmanın verileri Çanakkale ilinde yer alan ÇOMÜ Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 18–65 yaş aralığındaki toplam 796 hasta veya hasta yakınından hibrit yöntem (yüz yüze ve çevrim içi) ile toplanmıştır. Sağlık çalışanları ile çalışma metoduna uyumu engelleyebilecek hastalık veya engeli bulunan bireyler kapsam dışı bırakılmıştır. Literatür taraması sonucunda oluşturulan 39 maddelik taslak ölçek için uzman görüşü ve dil düzenlemesi yapılmış; verilerin analizine geçmeden önce veri seti rastgele bölme yöntemi ile iki alt dosyaya ayrılmıştır. Ölçek maddelerinin yapı geçerliliğini değerlendirmek üzere 393 kişilik veri seti açımlayıcı faktör analizinde (AFA), 403 kişilik veri seti ise doğrulayıcı faktör analizinde (DFA) kullanılmıştır. Analizler JAMOVI ve R programlarıyla yürütülmüştür. Bulgular: Online Ortamda Edinilen Sağlık Bilgilerine Güven Ölçeği'nin taslak formu 39 maddeden oluşmuş, AFA sürecinde madde-toplam korelasyonu 0,30'un altında kalan ve çapraz yüklenen toplam 22 madde ölçekten çıkarılmıştır. Açımlayıcı faktör analizi sonucunda kalan 17 maddenin üç faktör altında toplandığı görülmüş; birinci faktörün özdeğeri 7,14, ikinci faktörün 4,39 ve üçüncü faktörün 1,02 olarak hesaplanmıştır. Üç faktörün birlikte açıkladığı toplam varyans %73,9'dur. Faktör yüklerinin 0,552 ile 0,987 arasında değiştiği belirlenmiş; faktörler sırasıyla "Bilgiye Dayalı Karar", "Eleştirel Değerlendirme" ve "Sosyal Geri Bildirim" olarak adlandırılmıştır. Doğrulayıcı faktör analizi sonucunda üç faktörlü yapının geçerliliği doğrulanmış (CFI=0,966; TLI=0,959; RMSEA=0,068; X²/df=2,864; p<0,001) ve model uyumunun istatistiksel olarak kabul edilebilir düzeyde olduğu görülmüştür. Ölçeğin Cronbach Alpha katsayısı genel toplam için 0,917 olup, alt faktörlerde sırasıyla 0,915, 0,886 ve 0,856 olarak bulunmuştur. Sonuç: Yapılan analizler sonucunda, Online Ortamda Edinilen Sağlık Bilgilerine Güven Ölçeği'nin 17 maddeden ve üç faktörden oluştuğu, geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğu belirlenmiştir. Ölçek, çevrim içi sağlık bilgilerine yönelik güveni yalnızca bilişsel düzeyde değil; aynı zamanda davranışsal eğilimler ve sosyal geri bildirim boyutları üzerinden çok boyutlu olarak değerlendirmektedir. Elde edilen bulgular, ölçeğin gelecekte dijital sağlık iletişimi çalışmalarında, araştırma amaçlı uygulamalarda ve çevrim içi sağlık bilgisinin güven dinamiklerini inceleyen alan araştırmalarında kullanılabilecek nitelikte olduğunu göstermektedir.
  • Öğe
    ACMG SF v3.3 genlerindeki kopya sayısı değişikliklerinin analizi; klinik ve moleküler yaklaşım
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Tekin, Koray; Sılan, Fatma
    GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, CMA ile değerlendirilen hastalarda ACMG SF v3.3 listesinde yer alan genleri içeren CNV'lerin sıklığı ve sekonder bulgu olarak değerlendirilebilirliği incelenmiştir. Bulgular, CNV'lerin özgün yapısı nedeniyle gen bazlı standart yaklaşımların yetersiz kalabileceğini ve olgu temelli, çok yönlü değerlendirme gerekliliğini ortaya koymaktadır. YÖNTEM: 2020–2024 yılları arasında merkezimizde CMA analizi çalışılan 832 bireye ait ham veriler tekrar analiz edilmiştir. ACMG SF v3.3 listesinde yer alan 84 genden en az birini içeren CNV'ler belirlenmiş; varyantların patojenite sınıflandırmaları, fenotipik bulguları ve klinik yönetimleri değerlendirilmiştir. BULGULAR: ACMG SF v3.3 listesinde yer alan 84 genden en az birini içeren CNV'ler, CMA analizi çalışılan bireylerin %1,68'inde (14/832) tespit edilmiştir. X kromozomuna ait majör kromozomal anomalilerin dışlandığı ikincil analizde bu oran %0,96'ya (8/826) düşmüştür. Bu CNV'ler arasından sekonder bulgu olarak değerlendirilen CNV'ler ise bireylerin %0,48'inde (4/832) saptanmıştır. SONUÇ: CNV'lerin klinik etkisi; büyüklük, yön, düzenleyici element içeriği ve gen kombinasyonlarına bağlı olarak değişkenlik gösterebilmektedir. Bu nedenle, sekonder bulgu raporlamasında yalnızca gen listelerine dayalı sabit yaklaşımlar yetersiz kalmakta, olgu temelli değerlendirmeler önem kazanmaktadır. Çalışmamız, CNV temelli sekonder bulguların değerlendirilmesine yönelik literatüre katkı sağlamaktadır.
  • Öğe
    Parkinson hastalarında kinezyofobi sıklığı ve etkileyen faktörler
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Paksoy, Tuğba; Şahin, Erkan Melih; Ocak, Özgül
    Amaç: Bu çalışmada Parkinson hastalarında kinezyofobi prevalansını ve ilişkili hasta özelliklerini belirlemek, ayrıca kinezyofobinin yaşam kalitesi, denge ve depresyon düzeyleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel analitik tipte planlanan bu çalışma, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Hastanesi Nöroloji ve Aile Hekimliği polikliniklerinde takipli 93 Parkinson hastası üzerinde yürütülmüştür. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Parkinson hastalığına ilişkin anket, Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ), Parkinson Hastalığı Yaşam Kalitesi Anketi (PDQ-39), Tinetti Denge ve Yürüme Testi, Berg Denge Ölçeği (BDÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların %87,1'inde yüksek düzeyde kinezyofobi saptanmıştır. Kinezyofobi düzeyi ile yaş, cinsiyet ve eğitim durumu arasında anlamlı fark bulunmamıştır. TKÖ puanı ile PDQ-39 toplam puanı arasında orta düzeyde pozitif yönlü korelasyon saptanmış olup, yüksek kinezyofobi düzeyi yaşam kalitesi düşüklüğü ile ilişkilendirilmiştir. Düşme öyküsü olan hastalarda TKÖ puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Parkinson hastalarında kinezyofobi çok yaygın bir sorundur ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu durum, hastaların fiziksel aktiviteye katılımını azaltarak rehabilitasyon süreçlerini güçleştirebilir. Aile hekimliği pratiğinde koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında erken farkındalık, fiziksel aktivite danışmanlığı ve psikososyal destek yaklaşımlarının geliştirilmesi, hareket korkusunun önlenmesi ve yaşam kalitesinin korunması açısından önem taşımaktadır.
  • Öğe
    Perkütan torakal biyopsi işlemlerinde güvenli trakt planlayıcısı: Toraks BT görüntülerinde risk analizine dayalı biyopsi planlama yazılımı geliştirilmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Esmer, Saner; Reşorlu, Mustafa
    Amaç: Transtorasik akciğer biyopsisi, tanısal doğruluğu yüksek olmakla birlikte pnömotoraks ve pulmoner hemoraji gibi ciddi komplikasyon riskleri taşımaktadır. Bu çalışmada, biyopsi öncesi tomografik verilerden yararlanarak daha güvenli giriş yollarını saptamaya yönelik, risk analizine dayalı bir yazılım modülünün geliştirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Geliştirilen modül, 3D Slicer 5.9.0 platformu üzerinde yapılandırılmış olup, retrospektif olarak seçilmiş 226 hastaya ait toraks BT verileri üzerinde uygulanmıştır. Segmentasyon işlemleri, TotalSegmentator kullanılarak gerçekleştirilmiş; akciğer lobları, damar yapıları, plevra, bronşlar ve hedef lezyon ayrıştırılmıştır. Ayrıca, amfizemli alanlar için özel olarak geliştirilen eşikleme temelli algoritmalarla ek segmentasyon yapılmıştır. Cilt yüzeyinden hedefe uzanan binlerce doğrusal trakt otomatik olarak üretilmiş, her trakt büyük damar mesafesi, lob geçişi, plevral effüzyon, amfizem kesişimi, teknik zorluk ve hedefe uzaklık gibi çok sayıda parametreye göre risk skorlamasına tabi tutulmuştur. Komplikasyon olasılıkları, literatüre dayalı çok değişkenli modeller kullanılarak pnömotoraks, pulmoner hemoraji ve tüp gereksinimi açısından ayrı ayrı hesaplanmış; önerilen traktlar 3B ortamda risk derecelerine göre renklendirilerek kullanıcıya sunulmuştur. Ek olarak, her hasta için biyopsi sırasında kullanıldığı bilinen gerçek giriş yolu (test_tract) ile yazılımın sunduğu alternatifler karşılaştırılmıştır(1,2). Bulgular: Yazılımın önerdiği ilk 3 traktın toplam komplikasyon riski, test_tract ile karşılaştırıldığında anlamlı ölçüde daha düşük bulunmuştur (Hodges–Lehmann medyan farkı: –0.107; %95 GA: –0.124 – –0.092; p < 0.001). Benzer şekilde, pnömotoraks ve hemoraji risk skorları da tüm seviyelerde anlamlı fark göstermiştir. Sistem tarafından hesaplanan risk skorları ile gözlenen komplikasyonlar arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş, ROC analizlerinde AUC değerleri 0.66–0.74 arasında saptanmıştır. Ayrıca, teknik zorluk skoru yüksek olan vakalarda tanı başarısızlığı oranı daha yüksek bulunmuştur (p < 0.05). Modül, gerçek biyopsi yollarına anatomik olarak oldukça yakın ve klinik açıdan uygulanabilir alternatif traktlar sunabilmiştir. Sonuç: Bu çalışma, BT eşliğinde gerçekleştirilen akciğer biyopsilerinde komplikasyon riskini sayısal olarak tahmin edebilen, güvenli giriş yollarını öneren ve segmentasyon verileriyle entegre çalışan bir karar destek sistemi sunmaktadır. Geliştirilen yazılım, yalnızca risk analizine değil, aynı zamanda teknik zorluk ve anatomik uygunluk kriterlerine de dayalı seçimler yaparak klinik karar sürecine katkı sağlamaktadır. Elde edilen sonuçlar, yazılımın gerek güvenlik gerekse uygulanabilirlik açısından klinik pratikte kullanıma uygun ve değerli bir araç olduğunu göstermektedir.
  • Öğe
    Hafif-orta alzheimer hastalığı olan kişilerde sarkopeni ve serebral atrofi arasındaki ilişkinin araştırılması
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Eryılmaz, Zehra; Reşorlu, Hatice
    GİRİŞ VE AMAÇ: Alzheimer Hastalığı (AH) tipik olarak ilerleyici bellek bozukluğuyla karakterize nörodejeneratif bir hastalıktır ve demansın en sık nedenidir. Hastalığın altında iki temel patolojik protein birikimi yatmaktadır. Biri neokortekste yaygın olarak biriken amiloid β (Aβ) plakları ve diğeri de hiperfosforillenmiş taunun birikmesiyle meydana gelen ve medial temporal lobtan başlayıp hiyerarşik şekilde yükselerek biriken nörofibriler yumaklardır. Sarkopeni ise yaşa bağlı iskelet kası kaybı ve azalmış kas gücü ve/veya fiziksel performans ile karakterize edilen kronik bir hastalıktır. Yapılan çalışmalarda, sarkopeni ve demansın, sedanter yaşam tarzı, inflamatuar sitokin düzeylerinde artış, anabolik hormonların yokluğu ve malnutrisyon gibi ortak etyopatogeneze bağlı olabileceği gösterilmiştir. Ancak sarkopeni ve AH arasındaki ilişki henüz net olarak tanımlanmamıştır. Tez çalışmamızda 65 yaş üstü hafif-orta düzey AH'da sarkopeni varlığı ile medial temporal lob, parietal lob ve global kortikal atrofi arasındaki ilişkiyi ve araştırmayı ve eşlik eden depresyon varlığı, günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlılık gibi faktörlerin etkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi, Nöroloji polikliniğine başvuran son 6 ay içinde GE Signa Explorer 1.5 Tesla Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) cihazı ile çekilmiş beyin MRG'si olan, 65 yaş ve üstü, 22 erkek ve 25 kadın, toplam 47 hasta dahil edildi. Tüm hastalara çalışma hakkında bilgi verildi ve bilgilendirilmiş gönüllü onam formu alındı. AH tanısı almış hastalar klinik demans ölçeği (CDR)'ne göre ve mini mental testle birlikte değerlendirildi ve hafif-orta dereceli AH olanlar çalışmaya dahil edildi. Dahil etme kriterlerini karşılayan her bir olguya Avrupa Yaşlılarda Sarkopeni Çalışma Grubu (EWGSOP) tanı algoritmasına göre 'Basit Sarkopeni Sorgulama Formu'(SARC-F) dolduruldu. Olguların kas kütlesi, BIA yöntemiyle değerlendirildi. Bu değerlendirme için Tanita Type BC-418 MA cihazı kullanıldı. Sarkopeniyi değerlendirmek için iskelet kas indeksi (SMI) hesaplandı. Bu hesaplama iskelet kas kütlesinin (SM) boyun karesine bölünmesi ile yapıldı. Hastaların kas gücü, el sıkma gücü (handgrip strength) ölçülerek değerlendirildi. Bu değerlendirme Jamar dinamometresi, SH5001 ile yapıldı. Fiziksel performans, 4 metre yürüme hızı testi ile değerlendirildi. Beyin MRG'sinde; medial temporal lob atrofisi, parietal lob atrofisi ve global kortikal atrofi düzeyleri standardize edilmiş atrofi sınıflama sistemlerine, göre alanında uzman radyolog hekim tarafından derecelendirildi ve kaydedildi. Depresyon varlığını belirleyebilmek için, demanslı hastalar için geliştirilmiş Cornell Depresyon Ölçeği kullanıldı. Alzheimer hastalığının günlük yaşam aktivitelerine olan etkisini incelemek için Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya 65 yaş ve üstü 22 erkek ve 25 kadın olmak üzere toplam 47 olgu dahil edilmiştir. Kadınların yaş ortalaması 76,88 ± 7,634, erkeklerin yaş ortalaması 75,41 ± 6,456'dır. VKİ ortalaması kadınlarda 27,9 ± 4,187, erkeklerde ise 27,1 ± 4,158'dir. Sol medial temporal lob atrofisi ile sarkopenik olgular arasında nonsarkopenik olgular ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,042) bir korelasyon saptandı. Cornell Depresyon Ölçeği ile SARC-F arasında (r=,410 p=0,004) pozitif korelasyon saptandı. Mini Mental Test ile SARC-F (r=-,331 p=0,023) ve sandalyeden kalkma testi (r=-,407 p=0,004) arasında negatif korelasyon saptandı. Mini Mental Test ile el kavrama gücü (r=,438 p=0,002), iskelet kası kütlesi (r=,423 p=0,003) ve 4m yürüme testi (r=,522 p= 0,0001) arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı. Klinik Demans Derecelendirme Ölçeği ile sandalyeden kalkma testi (r=,314 p=0,032) arasında pozitif korelasyon saptandı. Klinik Demans Derecelendirme Ölçeği ile el kavrama gücü (r=-,461 p=0,001), iskelet kası kütlesi (r=-,383 p=0,008) ve 4m yürüme testi arasında (r=-,533 p= 0,0001) negatif yönlü korelasyon saptandı. Yaş ile presarkopeni-sarkopeni arasında istatistiksel olarak pozitif yönlü (p=0,001) bir korelasyon saptandı. Yaş ile el kavrama gücü (r=-0,423 p=0,003), kas kütlesi (r=-0,298 p=0,042) ve fiziksel fonksiyon (r=-0,509 p=0,0001) arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü korelasyon saptandı. Yaş ile sandalyeden kalkma testi (r=0,421 p=0,003) arasında ise pozitif yönlü korelasyon saptandı. Yaş ile mini mental test arasında istatistiksel olarak anlamlı (r=-0,335 p=0,022) negatif yönlü korelasyon saptandı. SONUÇ: Bu çalışmada, hafif-orta evre Alzheimer hastalarında sarkopeni ile beyin morfolojik değişiklikleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmamızda, sarkopenik bireylerde sol medial temporal atrofi (MTA) ile istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmış; sağ MTA, parietal lob atrofisi (PA) ve global kortikal atrofi (GKA) ile ise anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ayrıca, sarkopenik bireylerin GKA, MTA ve PA skorlarının nonsarkopenik bireylere göre daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bulgular, sarkopeninin yalnızca periferik kas-iskelet sistemiyle sınırlı kalmayıp, merkezi sinir sistemi ile de ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda, Alzheimer hastalarında sarkopeni ve serebral atrofi arasındaki ilişkinin, özellikle medial temporal lob düzeyinde, dikkatle değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Sonuçlar, daha geniş örneklemli ve uzunlamasına çalışmalarla desteklenmelidir. ANAHTAR KELİMELER: Alzheimer Hastalığı, Sarkopeni, Serebral Atrofi
  • Öğe
    Evli kadınlarda cinsel sağlık okuryazarlığı ve cinsel yaşam kalitesi ilişkisi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Ergen, Nazlı Deniz; Şahin, Erkan Melih
    AMAÇ: Bu çalışmada toplumda önem taşıyan cinsel sağlık okuryazarlığı düzeyleri ile cinsel yaşam kalitesinin evli kadınlarda ölçülmesini ve bununla birlikte cinsel sağlık okuryazarlığının cinsel yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Kesitsel analitik tipteki çalışma, 2024 yılı Mayıs–Haziran aylarında Çanakkale Kepez Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'nde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini, üreme çağındaki evli ve 18 yaş üzeri 150 kadın oluşturmuştur. Veriler, sosyodemografik bilgi formu, Cinsel Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (CİSOY-Ö) ve Cinsel Yaşam Kalitesi Ölçeği (CYKÖ-K) ile toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS programı ile yapılmıştır. BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 35,7±8,2 olup, CİSOY-Ö ortalama puanı 53,4±8,6, CYKÖ-K ortalama puanı ise 22,7±18,3 olarak bulunmuştur. Cinsel sağlık okuryazarlığı ile cinsel yaşam kalitesi arasında orta düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. Çoklu regresyon analizinde CYKÖ-K puanını etkileyen değişkenler arasında CİSOY-Ö toplam puanı, yaş, ekonomik durumu ve internetten edinilen sağlık bilgilerine güven düzeyi anlamlı bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda, evli kadınlarda cinsel sağlık okuryazarlığı düzeyleri ile cinsel yaşam kalitesi arasında orta düzeyde negatif bir ilişki saptanmıştır. Kadınların cinsel sağlık okuryazarlığı düzeyi arttıkça cinsel yaşam kalitesi puanlarının azaldığı görülmüştür. Ayrıca ekonomik durumun kötüleşmesiyle cinsel yaşam kalitesinin düştüğü, yaşın ilerlemesi ve internetten sağlık bilgilerine güvenin artmasının ise cinsel yaşam kalitesini olumlu yönde etkilediği belirlenmiştir. Sonuç olarak, cinsel sağlık okuryazarlığı ve cinsel yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin tek yönlü olmadığı, bireysel, ekonomik ve bilişsel faktörlerden etkilenen çok boyutlu bir yapı gösterdiği görülmektedir. Bu doğrultuda, toplumda cinsel sağlık okuryazarlığını artırmaya yönelik eğitim ve farkındalık çalışmalarının, bilgi artışının yanı sıra bireylerin psikososyal uyumunu da destekleyecek biçimde planlanması önerilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Cinsel sağlık okuryazarlığı, cinsel yaşam kalitesi, evli kadınlar, cinsel eğitim, kadın sağlığı
  • Öğe
    Karbonmonoksit zehirlenme modeli oluşturulan ratlarda netrin-1 ve antioksidan enzim düzeyinin değerlendirilmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Tonç, Fadime; Petekkaya, Semih
    Giriş ve Amaç: Karbonmonoksit zehirlenmesi, zehirli gaz inhalasyonundan kaynaklanmakta olup nörotoksik etkilere neden olmaktadır. Adli Tıp pratiğinde kullanılan COHb düzeyinin ölçümü, ölüm nedenini belirlemede yetersiz kalmaktadır ve daha spesifik yeni biyokimyasal belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda, netrin-1 proteinin postmortem süreçte tanı koymada etkinliğini belirlemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamızda, 33 adet Wistar Albjno ratlar kontrol ve deney grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Toksik gaza maruz bırakılmayan 9 adet sıçan kontrol grubunu oluşturmaktadır. Deney grubu jse yüksek doz CO'e maruz bırakılarak ölümü gerçekleşen 24 adet sıçandan oluşturmaktadır. Gruplar; 0., 3. ve 6. saatlerde postmortem bulgular açısından incelenmek üzere 3 gruba ayrıldı ve kan, beyin/beyincik örnekleri alındı. Örnekler netrin-1 proteini ve süperoksit dismutaz (SOD), katalaz ve glutatyon peroksidaz antioksidan enzim parametreleri kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda, serum katalaz enzim düzeylerinde; postmortem 3. saat kontrol grubuna göre 3. saat deney grubunda anlamlı artış izlendi (p<0,05). Serum süperoksit dismutazın; 3. saat deney ile kontrol grupları ve 0. saat deney ile kontrol grupları arasında anlamlı farklılık olmasa da deney gruplarındaki enzim düzeylerinde belirgin artış gözlendi. 3. saat deney ve 6. saat deney gruplarında 0. saat kontrol grubuna göre anlamlı artış izlendi (p<0,05). Netrin-1 proteini ve glutatyon peroksidaz enzim düzeylerinde, deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: CO zehirlenmelerindeki otopsi uygulamalarında, ölüm zamanı tayini ve orijin tayini açısından Netrin-1, SOD, CAT ve GPX antioksidan belirteçlerinden serum katalaz ve serum süperoksit dismutaz enzim düzeyleri alternatif olarak kullanılabilirken antioksidan ve nöroprotektif özelliklere sahip Netrin-1 proteininin etkinliği ve uygulanabilirliği hususunda daha geniş kapsamlı postmortem analiz çalışmalarına gereksinim vardır.
  • Öğe
    KOAH'ta serum ferritin ve demir parametrelerinin hastalığın ağırlığı ve atak sıklığını tahmin etmedeki yeri
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Çelen, Tuğçe; Mirici, Nihal Arzu; Mutlu, Pınar
    Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), yalnızca hava akımı kısıtlamasıyla sınırlı olmayıp sistemik inflamasyon ve metabolik bozukluklarla seyreden multisistemik bir sendromdur. Demir metabolizması inflamasyondan etkilenmekte ve ferritin hem demir depolarını hem de akut faz yanıtını yansıtmaktadır. Bu çalışmada, serum ferritin, demir, toplam demir bağlama kapasitesi (TDBK) ve transferrin satürasyonu (TSAT) düzeylerinin KOAH evreleri ve atak özellikleri ile ilişkisi araştırıldı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde takip edilen 97 KOAH hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar GOLD evrelerine göre sınıflandırıldı, ataklar ise hafif, orta ve ağır olarak tanımlandı. Yılda ≥2 atak "sık atak" kabul edildi. Bulgularımıza göre, GOLD evreleri arasında yalnızca serum demir düzeylerinde anlamlı farklılık izlendi (p=0,034); erken evrelerde daha yüksek, ileri evrelerde daha düşük saptandı. Sık atak geçirenlerde serum ferritin düzeyleri anlamlı şekilde yüksek, TDBK değerleri ise düşük bulundu (p=0,016). Atak ağırlığı ile parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç olarak, serum demir düzeyleri hastalık evresini, serum ferritin ve TDBK ise atak sıklığını öngörmede yardımcı biyobelirteçler olabilir. Bu parametreler, kolay uygulanabilir ve ucuz olmaları nedeniyle KOAH yönetiminde potansiyel klinik değer taşımaktadır.
  • Öğe
    Astım hastalarının astım ağırlığının bilgisayar destekli sınıflandırılması
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Başaraner, Özge Naz; Mutlu, Pınar; Memiş, Samet
    Amaç: Astım, hava yollarının kronik inflamasyonu ile seyreden, değişken ekspiratuar hava akımı kısıtlılığına yol açan ve dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Astımın ağırlık sınıflandırması, hastalığın kontrolü ve uygun basamak tedavisinin belirlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Ancak mevcut sınıflama semptomların izlenmesine dayalıdır ve tanı anında belirlenememektedir. Bu çalışmanın amacı, erişkin astım hastalarında klinik, demografik ve laboratuvar veriler kullanılarak bilgisayar destekli bir astım ağırlığının sınıflandırılmasıdır. Yöntem: Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, astım tanısı almış 100 erişkin hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik (yaş, cinsiyet, VKİ, sigara öyküsü, aile öyküsü), klinik (alerji varlığı, AKT skoru, basamak tedavisi) ve laboratuvar verileri (total IgE, eozinofil sayısı, solunum fonksiyon testleri) kaydedildi. Veriler farklı makine öğrenimi algoritmaları ile analiz edildi ve performansları doğruluk, kesinlik, duyarlılık, özgüllük ve F1 skorları üzerinden değerlendirildi. Bulgular: En yüksek doğruluk FPFS-kNN algoritması ile %74,2 olarak elde edildi. Basamak tedavisi parametresi eklendiğinde doğruluk %96,6'ya yükseldi. AKT skoru ile astım ağırlığı arasında güçlü negatif korelasyon, spirometrik parametreler ile orta düzeyde ilişki bulundu. Sonuç: Kolay erişilebilir klinik ve laboratuvar parametreler kullanılarak makine öğrenimi algoritmaları ile astım ağırlığının tanı anında sınıflandırılabileceği gösterildi. Bu yaklaşım, klinik karar süreçlerini destekleyerek erken dönemde uygun tedavi basamağının belirlenmesine katkı sağlayabilir.
  • Öğe
    KOAH'ta disfonksiyonel solunum özelliklerinin polisomnografi ve kardiyopulmoner egzersiz testleri ile belirlenmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Özpınar, Selin Beyza; Mirici, Nihal Arzu
    Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) bireylerinde disfonksiyonel solunum (DS) paternlerinin varlığı, solunum semptomlarının şiddetini artırmakta ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada, KOAH hastalarında disfonksiyonel nefesin varlığını, Nijmegen disfonksiyonel solunum anketi ile birlikte Respiratuar İndüktans Pletismografi (RIP) yöntemi ve 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT) kullanılarak objektif olarak değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 45 stabil KOAH hastası dâhil edilmiştir. Tüm katılımcılara Nijmegen Solunum Anketi uygulanmış, ≥23 puan alan bireyler disfonksiyonel solunum grubuna (n=23), <23 puan alanlar ise kontrol grubuna (n=22) ayrılmıştır. Her bireyin solunum paternleri RIP yöntemiyle değerlendirilmiş, ayrıca 6DYT uygulanmıştır. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, BMI, sigara öyküsü, FEV1 (L), FVC (L), FEV1/FVC oranı, mMRC skoru, BODE indeksi, 6DYT mesafesi, 6DYT öncesi ve sonrası SpO₂, PSG'de ortalama ve minimum oksijen satürasyonu, uyku latansı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Buna karşılık, FEV1% (p=0,002), FVC% (p=0,010), 6DYT öncesi SpO₂ (p=0,027) ve Nijmegen skorları (p<0,001) hasta grubunda daha yüksek saptanmıştır. RIP verilerine göre, hasta grubundaki bireylerin %56,5'inde toraks baskın solunum paterni gözlenmiş, kontrol grubunda bu patern hiç görülmemiştir (p=0,001). 6DYT mesafeleri iki grup arasında benzerdi (hasta: 355,74±93,14 m; kontrol: 355,64±110,28 m; p=0,997), bu da disfonksiyonel solunumun fiziksel performansa her zaman yansımayabileceğini düşündürmektedir. Sonuç: Bu çalışma, KOAH hastalarında disfonksiyonel solunum paternlerinin yalnızca subjektif anketlerle değil, RIP gibi objektif ölçüm yöntemleriyle de değerlendirilebileceğini göstermektedir. Yüksek Nijmegen skoruna sahip bireylerde toraks baskın solunumun daha sık görülmesi, bu paternin disfonksiyonel solunumun önemli bir göstergesi olabileceğini desteklemektedir. 6DYT sonuçlarının benzer bulunması, disfonksiyonel solunumun fiziksel kapasiteyi her zaman sınırlamadığını, algı düzeyi ve psikososyal faktörlerin etkili olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, KOAH tedavisinde disfonksiyonel solunumun erken dönemde tanınarak rehabilitasyon süreçlerine entegre edilmesi; yalnızca fiziksel değil, psikolojik destek odaklı bir yaklaşımın benimsenmesi önerilmektedir.
  • Öğe
    Isthmin-1 (Ism1) geninde kodlanan tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP) İn Silico yöntemler ile analizi ve prostat kanseri ilişkisinin araştırılması
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Güven, Emre Onur; Kurt, Hasan Anıl
    Isthmin-1 (Ism1) Geninde Kodlanan Tek Nükleotid Polimorfizmlerinin (SNP) In Silico Yöntemler ile Analizi ve Prostat Kanseri İlişkisinin Araştırılması Amaç Bu çalışma, prostat kanserinin (PKa) teşhis ve tedavisinde daha iyi biyobelirteçlere olan ihtiyacı vurgulamaktadır. Özellikle, Isthmin-1 (ISM1) geninin PKa'daki rolünü in silico yöntemlerle analiz etmeyi amaçlamaktadır. ISM1 geni, anjiyogenez, metabolizma, organ homeostazı, bağışıklık ve tümör oluşumu gibi çeşitli biyolojik süreçlerde önemli rol oynayan ISM1 proteinini kodlar. Bu gen üzerindeki tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP) PKa ile ilişkisi araştırılacaktır. Yöntem Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden 150 katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir: 29 benign prostat hiperplazisi (BPH) hastası, 47 sağlıklı kontrol ve 74 PKa hastası. Tüm katılımcılardan alınan kan örneklerinden genomik DNA izole edilmiştir. ISM1 genine ait nükleotid dizisi ve SNP'ler veritabanlarından elde edilerek in silico yöntemlerle analiz edilmiştir. Fonksiyonel etkisi yüksek olabilecek varyantlar için primer ve prob tasarımları yapılmıştır. Bulgular Çalışmada, ISM1 genine ait iki SNP olan ISM1_g.13270669 T>C (rs77255807) ve ISM1_g.13326522 C>T (rs117461286) varyantları incelenmiştir. ISM1_g.13326522 C>T varyantının T alleli ve C/T heterozigot genotipinin PKa riskini anlamlı düzeyde artırdığı bulunmuştur. Benzer şekilde, ISM1_g.13270669 T>C varyantının C alleli ve T/C heterozigot genotipinin PKa grubunda daha yüksek oranda saptandığı ve 5,76 kat artmış risk ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Haplotiplerin analizi, özellikle C–T haplotipinin PKa ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu (OR: 19.29) göstermiştir. Sonuç Bu çalışma, ISM1 genindeki SNP'lerin, özellikle ISM1_g.13270669 T>C ve ISM1_g.13326522 C>T varyantlarının, prostat kanseri patogenezinde potansiyel bir rol oynadığını düşündürmektedir. Alel ve genotip frekanslarındaki anlamlı farklılıklar, yüksek risk oranları ve haplotip analizlerindeki güçlü ilişkiler, bu SNP'lerin gelecekte PKa için biyobelirteç veya terapötik hedef olarak kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Daha fazla doğrulama çalışmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Prostat Neoplazmaları, Polimorfizm, Tek Nükleotid, Bilgisayar Simülasyonu, Genetik Varyasyonlar
  • Öğe
    Özofagus varisini belirlemede noninvaziv yöntemlerin değerlendirilmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Beştepe, Tayfun; Kurtkulağı, Özge
    ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı, üst gastrointestinal sistem endoskopisi uygulanmış karaciğer sirozu hastalarında, biyokimyasal belirteçler aracılığıyla özofagus varislerinin noninvaziv yöntemlerle öngörülebilirliğini değerlendirmektir. Böylece klinik pratikte gereksiz endoskopik girişimlerin önlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: 1 Ocak 2017- 30 Ekim 2024 arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji poliklinikleri ile Acil servise başvuran 302 siroz hastasının verileri incelenmiştir. Hastane sistemi kullanılarak demografik bilgiler, laboratuvar değerleri, görüntüleme sonuçları ve klinik notlar kayıt altına alınmıştır. API, APRI, FIB-4, GUCI, AAR, KING, ALBI, LOK, CDS ve PC/SD indekslerinin özofageal varis varlığına göre ayırt edici gücünü belirlemek amacıyla retrospektif bir analiz gerçekleştirilmiştir. Temel hedef, bu skorlamaların varis var veya yok grupları arasında anlamlı farklılık gösterip göstermediğini belirlemek olup; buna ek olarak, hastaların demografik özellikleri, biyokimyasal parametreleri ve HDL düzeyi ile varis varlığı arasındaki ilişkiler de analiz edilmiştir. Ayrıca, skorlamalar arası ilişki düzeylerini değerlendirmek üzere korelasyon analizleri uygulanmıştır. Toplanan veriler, IBM SPSS Statistics 27.0 yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p <0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki 302 karaciğer sirozu hastası etiyolojik olarak değerlendirildiğinde; kriptojenik %37,1, viral %26,2, alkol %18,5, kardiyak %4,3, diğer %13,9 olarak saptanmıştır. 182 (%60,3) hastada varis mevcutken, 120 (%39,7) hastada varis tespit edilmemiştir. API, APRI, FIB-4, GUCI, AAR, KING, ALBI, LOK, CDS ve PC/SD indeksleri ile varis varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki kurulmuştur (p<0,05). Varisi olan hastalarda API, AAR, GUCI, CDS, LOK, FIB-4, King's ve ALBI indeksleri arasında istatistiksel olarak pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (p<0,05). AAR indeksi ile PC/SD indeksi arasında anlamlı ilişki kurulamamıştır (p>0,05). PC/SD indeksi ise AAR indeksi dışındaki indekslerle istatistiksel olarak negatif yönde korelasyon kurmuştur (p<0,05). İndekslerin ROC analizine göre ayırt gücü zayıf düzeyde saptanmıştır. PC/SD skorunun cut off değeri 893,85 olarak alındığında AUC 0,689 duyarlılık %65,9 özgüllük %64,2 saptanmış olup AUC değeri ve özgüllüğü en yüksek saptanan indeks olmuştur. King's skorunun cut off değeri 8,84 olarak alındığında AUC 0,633 duyarlılığı %93,4 özgüllüğü %31,7 olarak saptanmış olup duyarlılığı en yüksek indeks olarak bulunmuştur. Sonuç: API, APRI, FIB-4, GUCI, AAR, KING, ALBI, LOK, CDS ve PC/SD indeksleri siroz hastalarında özofagus varisi tespitinde kullanılabilir. Karaciğer sirozu teşhisi konulan hastalarda özofagus varisi varlığının olasılığını yansıtması ve ileri merkeze sevk açısından yol gösterici olabilirler. Çalışmamız prospektif, çok merkezli çalışmalarla desteklenmelidir.
  • Öğe
    ÇOMÜ Hastanesi İç Hastalıkları Servisine yatışı yapılan geriatrik hastaların retrospektif incelenmesi
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Yıldız, Merve Durmaz; Kurtkulağı, Özge
    Amaç: Bu çalışma, iç hastalıkları servislerindeki hasta profilinin önemli bir kısmını oluşturan geriatrik bireylerin demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerini incelemek ve mortaliteyle ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Ocak 2021 - Kasım 2024 tarihleri arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Servisi'ne yatırılan 65 yaş ve üzeri 1267 hastanın verileri retrospektif ve tanımlayıcı olarak incelenmiştir. COVID-19 pozitif olanlar, günübirlik yatışlar ve 65 yaş altı hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, yaşadığı yer, yatış tanısı, komorbiditeleri, laboratuvar bulguları, yatış süresi ve taburculuk durumları kaydedilmiştir. Veriler tanımlayıcı istatistiklerle özetlenmiş, gruplar arası karşılaştırmalarda uygun parametrik ve nonparametrik testler kullanılmıştır. p < 0,05 istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların %62'si kadın, %38'i erkek olup yaş ortalaması 78,8 ± 8,0 yıldır. Erkeklerde ve ileri yaş grubunda yatış süresi daha uzundur (p < 0,001). Uzamış yatış süresiyle mortalite arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p < 0,001). Hipertansiyon en sık görülen komorbidite olup kadınlarda daha yaygındır (p < 0,001). Onkolojik hastalarda mortalite oranı daha yüksektir (p < 0,001). Alzheimer yaşla birlikte artış göstermektedir (p < 0,001). Vefat eden hastalarda lökosit, nötrofil, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, CRP, ferritin ve vitamin B12 düzeyleri daha yüksek; albümin, lenfosit, GFR, potasyum, kalsiyum, HDL, LDL, total kolesterol, 25-hidroksi vitamin d ve demir bağlama kapasitesi düzeyleri daha düşük izlenmiştir (p < 0,05). Sonuç: Geriatrik hastalarda mortalite; yaş, cinsiyet, yatış süresi, komorbiditeler ve bazı laboratuvar parametreleriyle ilişkili bulunmuştur. Bu bulgular, yaşlı bireylerin yönetiminde erken risk belirlemenin önemini vurgulamaktadır.
  • Öğe
    Implante edilebilir defibrilatör ve kardiyak resenkronizasyon defibrilatör cihazı olan hastalarda epikardiyal yağ doku kalınlığı ve visfatin düzeylerinin kalp atış hızı skoruyla korelasyonu
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2025) Arslan, Kadir; Küçük, Uğur
    Amaç: Bu çalışma, kalp yetmezliği nedeniyle İmplante Edilebilir Kardiyak Defibrilatör (ICD) veya Kardiyak Resenkronizasyon Tedavi (CRT) cihazı takılmış hastalarda cihazdan elde edilen Kalp Atış Hızı Skoru(KHS) verisinin, inflamatuvar belirteç visfatin ve anatomik belirteç Epikardiyal Yağ Doku (EYD) ile olan ilişkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği'nde ICD/CRT takılı hastalar dâhil edilmiştir. Cihaz verilerinden KHS değerleri kaydedilmiş, visfatin düzeyleri serum örneklerinden ELISA yöntemiyle ölçülmüş ve EYD kalınlığı transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği'nde ICD/CRT takılı hastalar dâhil edildi. Katılımcıların cihaz verilerinden elde edilen KHS değerleri, serum visfatin düzeyleri ve ekokardiyografik olarak ölçülen EYD kalınlıkları değerlendirildi. Gruplar arasında EYD kalınlığı ve visfatin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Ancak KHS oranı %70 ve üzeri olan grupta, visfatin düzeylerinde sayısal olarak bir artış eğilimi izlendi. Bu artış istatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da, daha yüksek ventriküler pacing oranlarının metabolik/inflamatuvar aktiviteyle ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. VI Sonuç: Çalışmamızda, ICD/CRT hastalarında KHS oranı ile visfatin düzeyi ve EYD kalınlığı arasında anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Bununla birlikte, KHS oranı %70'in üzerinde olan hastalarda visfatin düzeylerinde gözlenen sayısal artış, artmış pacing oranlarının inflamatuvar veya metabolik yanıtla ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Daha geniş hasta serileri ve prospektif tasarımlı çalışmalarla bu ilişkinin doğrulanması gerekmektedir.