Yazar "Baba, Gürol" seçeneğine göre listele
Listeleniyor 1 - 13 / 13
Sayfa Başına Sonuç
Sıralama seçenekleri
Öğe Birinci Dünya Savaşı'na varan gelişmeler içerisinde Çanakkale Cephesi'nin yeri(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2005) Baba, Gürol; Tuncoku, MeteÇanakkale Savaşları, Doğu Sorunu' nun çözümünü amaçlayan Büyük Güçlerin, Çanakkale Boğazı'nda kilitlenişlerinin sembolüdür. Her ne kadar bu savaşların sebepleri Birinci Dünya Savaşı'nda Batı cephesindeki kilitlenme gibi görünse de, kökleri Verimli Hilal bölgesinin paylaşımının ilk kez hedeflendiği Doğu Sorunu'na yani bir diğer deyişle 19. yüzyıla kadar uzanır. Doğu Sorunu adı verilen, Osmanlı İmparatorluğu' nun Büyük Güçlerce parçalanma sorunsalının ortaya çıkışındaki temel sebep, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme dönemine girmesiyle birlikte gücünü kaybetmeye başlamasıdır. Söz konusu dönemle birlikte bölgede, Büyük Güçlerin çıkar çatışmalarının giderek artan bir şiddete sahip olduğu görülmektedir. Büyük Güçlerin çıkar çatışmalarında, tarafların bir araya gelip paylaşım temelli bir işbirliği oluşturamamaları, bu devletleri "oldu bitti" politikalarına yöneltmiştir. Soruna "oldu-bitti" politikalarıyla getirilmeye çalışılan çözümler ise, bölgede siyasal ve ekonomik hedeflere sahip olanlarca hep kendi çıkarlarına zarar verecek boyutlarıyla değerlendirilmiştir. Bu nedenle söz konusu taraflar arası ilişkiler, fırsatçılık (opportunism) temelinde örgütlenmiştir. Söz konusu dönemde Büyük Güçler, Orta Doğu'ya emperyalist bir çerçevede nüfuz etmeye çalışmışlarsa da, yapılsaldan öte sadece pratik bir takım sonuçlar elde edebilmişlerdir. Hiçbir Büyük Güç, Osmanlı Devleti ile ilişkilerini tam bir emperyalist temele oturtamadığı gibi kalıcı etki bölgeleri de kuramamıştır. Bir başka deyişle, herhangi bir devlet tek basma bölgeye hakim olmamıştır. Tek başına hakim olmak bir yana, çıkarlar arasındaki dengeyi bozucu en ufak bir hareket dahi, doğrudan diğer tarafları harekete geçirdiğinden denge, dengeyi bozucu devletin sınırlandırılması pahasına sağlanmıştır. Bu nedenle, Verimli Hilal bölgesinin paylaşılması konusunda taraflar birbirlerinin çıkarlarına ancak, Sykes-Picot Anlaşması ile başlayan gizli anlaşmalar yoluyla rıza göstermişlerdir.Bölgede dengeyi sağlayan unsurların en önemlilerinden biri, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğüdür. Bir başka deyişle, zayıf bir Osmanlı Devleti' nin toprak bütünlüğü bu güçler açısından, sadece bireysel çıkarları için bir kayıp veya kazanç konusu değil aynı zamanda, tümünün refahının dayandığı uluslar arası sistemin istikrarını sağlayan bir unsurdur. 19 yüzyılın başında, bu güçlerden hiçbirinin tek başına, Osmanlı Devleti 'ni sona erdirecek kadar güçlü olmaması, ayrıca hiçbirinin de Osmanlı'ya karşı birleşmek istememesi de, yukarıda belirtilen neden yanında Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünün bir süre daha devam etmesine neden olmuştur. Doğu Sorunu' nun en can alıcı noktası, Osmanlı başkentinin de bulunduğu Verimli Hilal'in kuzey ucu yani Türk Boğazları'dır. Bu bölge üzerinde Büyük Güçlerin ulusal çıkarlarını en üst düzeyde tatmin edecek yeni bir rejim, Doğu Sorunu' nun topyekün çözümünde her zaman kilit bir role sahip olacaktır. Ancak Büyük Güçlerce Osmanlı'nın kolaylıkla etki alanlarına ayrılmayacağını fark edilmesi, bu devletleri kaçınılmaz olarak Doğu Sorunu'nu çözmek için öncelikle Osmanlı'yı parçalamaya yöneltmiştir. Çanakkale Cephesi de, bu amaca hizmet etmek için açılmıştır. Bir diğer deyişle, Çanakkale Harekatı'na karar verilişi, her ne kadar 1914 sonbaharında, Birinci Dünya Savaşı'nın Batı cephesinde ortaya çıkan kilitlenmenin bir sonucu olarak görülse de, temelde bu gerçeğe dayanmaktadır, u çerçevede Çanakkale Harekatı, Osmanlı Devleti'ni sona erdirerek, başta Doğu Sorunu' nun her döneminde farklı boyutlarda ve sürekli artan bir öneme sahip olan Türk Boğazları olmak üzere, Osmanlı topraklarının paylaşımını hedeflemesi anlamında, Doğu Sorunu' nun çözümü konusundaki en önemli oluşumlardan biri olduğu ortaya konulabilir. Çanakkale Savaşları' na yol açan gelişmelerin birden fazla uluslar arası ilişkiler teorisi çerçevesinde değerlendirilmesi ise çalışmamızın ikinci bölümünde uyguladığımız çoğulcu yaklaşımın bir sonucudur. Bu yaklaşımın tercih edilmesindeki en önemli sebep sosyal bilimlerdeki oluşumların tek bir teoremle değerlendirilmesinin eksik bir takım sonuçlara sebebiyet verebileceğidir.Öğe Birinci Dünya Savaşı'na varan gelişmeler içerisinde Çanakkale Savaşları'nın uluslararası teoriler açısından değerlendirilmesi(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2005-03) Baba, Gürol[No Abstract Available]Öğe Büyük Bir Koruyucu İçin Arayışın Başlangıcı : Türkiye'nin Amerikan İttifakı İçin Birleşmiş Milletler'e (BM) Üyeliği(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2011) Baba, Gürolİkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Birleşmiş Milletler (BM) üyeliği Türkiye için önemli bir endişeydi. Savaşa katılmayan bir devlet olarak Türkiye savaş dönemi planlarında ve savaş sonrası düzenin kuralları üzerinde söz sahibi olamamıştı. Bunun ötesinde Nisan 1943’te Kursk muharebelerinden sonra savaşı kesin olarak kazanacağı belli olunca Sovyetler Birliği de Türkiye için potansiyel bir tehdit haline geldi. Bu duruma bağlı olarak Ankara kendisini koruyacak bir güvenlik yapılanması aramaya başladı. Türkiye söz konusu güvenlik yapılanmasını öncelikle uluslararası bunun yeterince etkin olamayacağını anlayınca ise bölgesel bir çerçevede aradı. Uluslararası çerçevedeki arayışta 1945’e gelindiğinde Ankara’nın karşısına çıkan tek güvenlik şeması BM idi. Ancak BM içinde büyük güçlerin ayrıcalıklı durumu, ki bu güçlerden biri de Sovyetler Birliği idi, Türkiye’nin BM teşkilatının uluslararası barışı sağlama kabiliyetine olan inancını zayıflattı. Zayıflayan bu inanç Ankara’yı uluslararası alandan daha bölgesel alanda bir güvenlik yapılanması düşünmeye itti. Türkiye’nin bu yapılanmadan beklentisi, üzerindeki Sovyet tehdidini etkin bir şekilde karşılamasıydı. Bunu sağlayacak olan da Amerikan ittifakı idi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika ile, ne savaş sonrası oluşabilecek Sovyet tehdidi ne de bir Amerikan ittifakı olasılığı üzerinde, ciddi bir iletişim kurma şansına sahip olamamış Ankara’ya, BM kuruluş aşaması Washington’a yaklaşmak için en uygun platformu sunacaktı. Bu makale Türkiye’nin BM’nin kuruluş aşamasında temel endişesi ve amacının BM üyeliği değil ama Amerika’nın dostluğunu kazanmak olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiayı savunurken de şu sorulara odaklanmaktadır: neden İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nin dostluğu Türkiye için neredeyse hayati bir öğe olmuştur ve BM’nin kurucu konferansı olan 1945 San Francisco Konferansı’nda Türkiye bu dostluğu elde etmek için neler yapmıştır?Öğe Büyük bir koruyucu için arayışın başlangıcı: Türkiye'nin Amerikan ittifakı için Birleşmiş Milletler'e (BM) üyeliği(2011) Baba, Gürolİkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Birleşmiş Milletler (BM) üyeliği Türkiye için önemli bir endişeydi. Savaşa katılmayan bir devlet olarak Türkiye savaş dönemi planlarında ve savaş sonrası düzenin kuralları üzerinde söz sahibi olamamıştı. Bunun ötesinde Nisan 1943’te Kursk muharebelerinden sonra savaşı kesin olarak kazanacağı belli olunca Sovyetler Birliği de Türkiye için potansiyel bir tehdit haline geldi. Bu duruma bağlı olarak Ankara kendisini koruyacak bir güvenlik yapılanması aramaya başladı. Türkiye söz konusu güvenlik yapılanmasını öncelikle uluslararası bunun yeterince etkin olamayacağını anlayınca ise bölgesel bir çerçevede aradı. Uluslararası çerçevedeki arayışta 1945’e gelindiğinde Ankara’nın karşısına çıkan tek güvenlik şeması BM idi. Ancak BM içinde büyük güçlerin ayrıcalıklı durumu, ki bu güçlerden biri de Sovyetler Birliği idi, Türkiye’nin BM teşkilatının uluslararası barışı sağlama kabiliyetine olan inancını zayıflattı. Zayıflayan bu inanç Ankara’yı uluslararası alandan daha bölgesel alanda bir güvenlik yapılanması düşünmeye itti. Türkiye’nin bu yapılanmadan beklentisi, üzerindeki Sovyet tehdidini etkin bir şekilde karşılamasıydı. Bunu sağlayacak olan da Amerikan ittifakı idi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika ile, ne savaş sonrası oluşabilecek Sovyet tehdidi ne de bir Amerikan ittifakı olasılığı üzerinde, ciddi bir iletişim kurma şansına sahip olamamış Ankara’ya, BM kuruluş aşaması Washington’a yaklaşmak için en uygun platformu sunacaktı. Bu makale Türkiye’nin BM’nin kuruluş aşamasında temel endişesi ve amacının BM üyeliği değil ama Amerika’nın dostluğunu kazanmak olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiayı savunurken de şu sorulara odaklanmaktadır: neden İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nin dostluğu Türkiye için neredeyse hayati bir öğe olmuştur ve BM’nin kurucu konferansı olan 1945 San Francisco Konferansı’nda Türkiye bu dostluğu elde etmek için neler yapmıştır?Öğe CONJUNCTURAL POWER AS AN OUTCOME OF GLOBAL AND REGIONAL CHANGES: THE CASE OF UZBEKISTAN(2015) Omonkulov, Otabek; Baba, GürolBu makale küresel ve bölgesel politikalardaki konjonktürel dalgalanmalarının bir devletin gücünü ve nüfuzunu ne denli değiştirdiğini incelemektedir. Makale söz konusu dalgalanmaların devletlerin nüfuzunu fazlaca arttırabildiğini öne sürmektedir. Makale bu durumu açıklabir devletin dış politikasındaki ağırlığını/nüfuzunu arttıran veya azaltan, ani bölgesel ve küresel gelişimlerin bir sonucu olarak sunmaktadır. Kavramın Özbekistan üzerinde incelenmesiyle küresel ve bölgesel dalgalanmaların neticesinde ortaya çıkan konjonktürel gücün, yani belli bir ülkenin nüfuz ve güç durumunun bölgesel ve büyük güçler karşısında artması durumunun doğrulandığı görülmektedir. Ayrıca konjonktürel güç bazı özel durumlarda, belli koşullar altında bir büyük gücü orta güce indirgeyebilirken öte yandan bazı küçük güçleri orta güce yükseltebilir. Bu makale, devletin konjonktürel dalgalanmalarla uyumlu politikaları hayata geçirmek suretiyle de konjonktürel güç olabileceğini iddia etmektedir. Buna ek olarak, artık güç olarak konjonktürel güç bir devletin bir veya iki güç kabiliyetini arttırırken, diğerlerini azaltabilir ya da etkilemeyebilir. mak için konjonktürel güç kavramını, gerçek güç durumunu etkilemedenÖğe Dengeleme Aracılığıyla Güç Dengesi Oluşturma: İran’ın Irak Kürtleri ile İlişkileri (2011-2018)(2021) Özkan, Muhammet Fatih; Baba, GürolBu çalışma, Arap Baharı sonrasında Irak Kürt bölgesinde yaşanan gelişmeler bağlamında, İran’ın bölgedeki güç dengesini koruma çabalarını analiz etmektedir. İran’ın söz konusu güç dengesini sağlamaya yönelik stratejileri bu kavramın bir alt unsuru olan dengeleme yöntemlerinin varsayımlarıyla önemli benzerlikler göstermektedir. Ayrıca devletleri dengeleme davranışına başvurmaya motive eden faktörlerle, İran’ı Irak’ta dengeleme yönünde bir strateji benimsemeye sevk eden koşullar arasında da benzerlikler görülmektedir. Diğer yandan bu çalışma, güç dengesine dair tanımlardan hareketle bu kavramın bir dış politika stratejisi olarak da kullanılabileceğine dikkat çekerek, İran’ın Irak Kürtleriyle ilişkilerinin dengeleme aracılığıyla güç dengesini sağlama önermesi üzerinden açıklanabileceği iddia etmektedir. Bu iddiayı somutlaştırmak adına çalışma, yöntem olarak özellikle 2011 sonrasında yaşanan bazı siyasi gelişmeleri örnek olay incelemesi olarak ele almaktadır. Bunların başında Arap Baharı’nın etkilerinin Irak Kürt bölgesinde görülmesi sonrasında Kürt partiler arasında ortaya çıkan rekabet durumu gelmektedir. Ele alınan diğer gelişmeler, DAEŞ terör örgütünün Kürt bölgelerine saldırması ve Eylül 2017’de Irak’ın kuzeyinde bir bağımsızlık referandumunun gerçekleştirilmesidir.Öğe Japan’s agenda setting on human security: discourses and practices as positive-sum gain at the regional context(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2016) Baba, Gürol; Gönen, HakanThis study aims to investigate the main discourses and practices on Ja- pan’s approaches for agenda setting on human security. It argues that as a way of endorsing its positive and anti-militaristic image and reinforc- ing the basic trust mechanism created in the post-war years among East Asian countries, Japanese policy makers in the 1990s have elaborated a human security agenda centered on the country’s Official Development Assistance policy. Tokyo promoted this agenda as a new and comprehen- sive outlook for both itself and the rest of the region. This process then created a context, a positive sum gain paradigm, which is mutually ben- eficial for the participants of the relationship, promoting a more stable cognitive and physical regional environment.Öğe MIKTA: A FUNCTIONING PRODUCT OF NEW MIDDLE POWER-ISM?(2015) Engin, Belma; Baba, GürolOrta düzeyde güçleri net bir tanımlamaya oturtmak her ne kadar zor olsa da kendilerine özgü nitelikleri üzerinde yoğunlaşmak onları anlamlı kılabilir. Bu kendilerine özgü özelliklerden en fazla öne çıkanı, orta düzeyde güçlerin çok taraflılığıdır. 2000li yıllar orta düzeyde güç- lere uluslararası politikada sadece daha belirleyici bir şekilde etkilerini arttırma imkanı vermemiş, aynı zamanda bu güçlerin çok taraflılık şemalarına da yeni bir perspektif getirmiştir. Bu çalışma, söz konusu perspektifiyeni orta düzeyde güçlenme olarak tanımlamaktadır. Bu perspektiften bakıldığında makale, MIKTA (Meksika, Endonezya, Güney Kore, Türkiye, Avustralya) yapısının yeni orta düzeyde güçlenme çerçevesindeki yerini ve fonksiyonelliğini analiz etmeye çalışmaktadır. Analiz kapsamında MIKTA, orta düzeydeki güçlerin seslerini duyurmak üzere kullandıkları diğer orta düzeyde güç örgütlenmelerinden G20, IBSA ve BRICS ile karşılaştırılmaktadır. Bu çalışmanın sorgulaması, MIKTA gibi tamamen orta düzeyde güçlerden oluşturulmuş ve yeni orta düzeyde güçlenmenin en son eserlerinden olan bir yapının üyelerinin, kurumsal bir çerçeve olmaksızın, güçlerinin kümülatif etkisinden daha fazla bir kurumsal etki sağlayabileyecek olmasıdır.Öğe Reel-politikle Yüzleşmek: Irak Kürtlerinin Bağımsızlık Arayışları(2021) Özkan, Muhammet Fatih; Baba, GürolBu çalışma, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Iraklı Kürtlerin bağımsızlık arayışları sırasında karşılaştığı zorluklara odaklanmaktadır. Kürtlerin bu arayışları, Uluslararası İlişkilerde neden-sonuç odaklı analizlerde sıklıkla başvurulan anlatısal- açıklamacılık yöntemi kullanılarak dört ayrı dönemde incelenmiştir. Bunlardan ilki, Irak’ta İngiliz Manda yönetiminin egemen olduğu 1920’li yıllardan itibaren Baas rejimi hakimiyetinin konsolide edildiği 1970’li yılların sonuna kadar geçen dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde Kürtler ilk olarak, İngiltere’nin daha önceki desteğinin aksine bağımsızlık yolundaki engellemeleri ile karşılaşmışlardır. 1930’larda Irak’ın Milletler Cemiyeti’ne üyelik sürecinde Bağdat, Kürtlerin haklarını tanıyacağı vaadinde bulunsa da kayda değer bir adım atmamıştır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda ise muhalif gruplar, Irak’ta iktidarı ele geçirince Kürtlerle aralarına mesafe koymuşlardır. Kürtler son olarak, İran’dan destek almış fakat Bağdat ve Tahran arasında yapılan bir antlaşmayla bu destek sona erince, Irak Kürt hareketi dağılma noktasına gelmiştir. İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşı’nın yaşandığı 1980’ler ve 1990’lar çalışmada ele alınan ikinci dönemdir. Kürtler, İran-Irak Savaşı sırasında Tahran’ın desteğiyle bazı bölgelerde kontrolü ele geçirseler de Bağdat’ın bu işbirliğine tepki olarak başlattığı operasyonlar ve uluslararası toplumun bu operasyonlara yeterli duyarlılığı göstermemesi sonucunda ciddi bir yıkım yaşamışlardır. Her seferinde reel-politikle acı bir şekilde yüzleşmenin yol açtığı hayal kırıklıkları devam ederken Körfez Savaşı sonrası yaşanan gelişmeler, Iraklı Kürtlerin önüne fiili olarak özerk bir bölgeyi yönetme fırsatı çıkarmıştır. Ancak, yoğun Kürt nüfusa sahip bölge ülkelerinin reel-politik kaygıları ve Kürtlerin kendi içindeki rekabeti, daha güçlü bir statü elde etmeyi imkânsız kılmıştır. 2003’te Saddam Hüseyin’in devrilmesi sonrasındaki dönem, çalışmanın üçüncü bölümünü oluşturmaktadır. Irak Kürt bölgesinin anayasal bir nitelik kazandığı ve Kürt liderlerin başka ülkelerde diplomatik teamüllere uygun bir şekilde ağırlanmaya başladığı bu dönemde, merkezi hükümetle gelirlerin paylaşımı ve tartışmalı bölgelerin durumu konusunda yaşanan gerilimler, önemli bir sorun alanı olarak kalmıştır. Çalışmada son olarak 2014’teki DAEŞ saldırıları sonrası başlayan ve 2017’deki bağımsızlık referandumuyla sona eren sürece değinilmektedir. Uluslararastoplumun desteğiyle bu tehdinin bertaraf edilmesi, Irak Kürtlerini bağımsızlık konusunda cesaretlendirse de Bağdat ve bölgede etkin olan diğer güçlerin söz konusu referanduma karşı çıkmaları bu süreci akamete uğratmıştır. Tüm bu süreçler, bölge içi ve bölge dışı aktörlerin reel-politik yaklaşımlarının, Kürtlerin bağımsızlık taleplerinin gerçekleşmesinin önündeki en önemli engel olduğunu göstermektedir.Öğe Successful peacekeeping by regional organizations: Necessarily hybrid(2014) Baba, Gürol; Slotter, StephenSoğuk Savaş’ın bitişi barışı koruma operasyonlarına olan ihtiyacı ar- tırdığı gibi bu operasyonların parametrelerini de değiştirdi. Bu durum, Birleşmiş Milletler’in temel barışı koruma enstrümanı oluşunu ve bu çerçevede oynadığı rolü tamamen değiştirmese de uluslararası politika- ya yeni bir eğilim getirdi: bölgesel barışı koruma operasyonları. Bu yeni eğilim, Soğuk Savaş sonrası beliren ve uluslararası barışı tehdit eden yeni sorunları giderebilmek için Birleşmiş Milletler ile bölgesel örgütlen- melerin barışı koruma çabalarının birleştirilmesinin en iyi çözüm ola- cağını öngörmekteydi. Bölgesel örgütler, tek başlarına bir barışı koruma operasyonunu tamamıyla yürütüp başarı ile sonuçlandırabilecek kabi- liyetlere sahip değillerdir ve bu nedenle Birleşmiş Milletler’e yaslanırlar. Birleşmiş Milletler açısından ise bölgesel örgütlenmeler bölgesel barışı koruma operasyonları için yerel bir farkındalık ve ek bir operasyonellik sağlama potansiyeline sahiptirler. Ancak başarılı bölgesel barışı koru- ma operasyonları için bölgesel örgütlenmelerin çabalarının basitçe Bir- leşmiş Milletlerinkilerle birleştirilmesi yeterli değildir. Bu çalışma bir dizi bölgesel barışı koruma örneklerini inceleyerek bölgesel barışı ko- ruma operasyonlarının başarılı olabilmeleri için gereken unsurları or- taya koymaktadır. Bu çalışmada ortaya konan unsurlar; açık direktif- ler/talimatlar, uluslararası meşruiyet, yeterli askeri kabiliyet, örgüt içi bağlılık, uygun kurumsal yapı ve Birleşmiş Milletler ile işbirliği şeklinde sıralanabilir. Bu unsurların incelenmesi çerçevesinde araştırmanın id- diası, bölgesel barışı koruma operasyonlarının başarılı olması için ne Birleşmiş Milletler ne de bölgesel örgütlenmeler tek başlarına yeterli ka- biliyetlere sahip olmadıklarıdır. Buna ek olarak bölgesel örgütlenmeler de bölgesel barışı koruma operasyonlarında yegane aktör olarak kabul edilemezler. Bu bağlamda çalışma, yukarıda sayılan bölgesel örgütlen- melerin yasal, siyasi ve askeri kabiliyetleri güçlendirilmedikçe ve bölge- sel örgütlenmelerle Birleşmiş Milletler arasındaki işbirliğinin yasal ve uygulama şeması gözden geçirilmedikçe bölgesel işbirliği ile ilgili yeter- sizliklerin kolay kolay giderilemeyeceğini göstermeye çalışmaktadır.Öğe The Waves of Turkey’s Proactive Foreign Policy Hitting South-Asian Coasts: Turkey-Bangladesh Relations(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2017-08) Baba, GürolAn undisputed development in International Relations occurred in diplomacy. With the 21st century state-to-state diplomacy was diluted with the inclusion of several actors. In addition to state agencies and business circles, human and societal elements also became active actors of diplomacy. Therefore diplomatic actions in order to be successful need to cover many segments of social life in addition to politico-economic aspects. Turkish foreign policy, more clearly with Justice and Development Party (AKP) underwent through several changes. The most obvious one was its spurred proactivity. In contrast with the preliminary concerns, these changes, which were named by several analysts as neo-Ottomanism, did not tear off Turkey’s relations with its historical and strategic allies, i.e. the US and the EU. Yet, they gave Turkish foreign policy an expanded focus and an extended outreach. This proactivity did not only operate via economy or diplomacy but also merged with the cultural heritage of Ottoman Empire and its commonalities shared by several countries in Turkey’s very and far away neighborhoods. Although AKP’s proactivity was more heavily felt in the Middle East, its waves hit Asia-Pacific as well. This article aims to elaborate how much of a contribution these cultural commonalities could/could have provided to AKP elites’ diplomatic aims. Bangladesh in this sense is an important example since it was not a well-elaborated example in the literature and also depicts how quickly these commonalities could heal impaired bilateral relations with Turkey.Öğe Turkey's role in energy diplomacy from competition to cooperation: Theoretical and factual projections(2013) Bülent Uluda?, Mehmet; Karagül, Soner; Baba, GürolThis study aims to build up a conceptual framework for energy diplomacy together with examining the development of this concept in world politics. By using these, it attempts to analyse Turkey's energy diplomacy practice. The study argues that energy diplomacy is an amalgamation of diplomatic methods for utilizing energy (reserves or transfer routes) for maximizing national energy interests in bilateral, multilateral, regional and global relations of energy demand and supply. In this respect, the variables for the formation and the implementation of energy diplomacy are analysed in worldwide historical basis and then with a particular focus on Turkey. Finally, the research focuses on the conditions that Turkey can utilize its energy diplomacy for collaboration, cooperation, and stability rather than struggle, confrontation or conflict.Öğe UNPREDICTABLE POWER BROKER: RUSSIA’S ROLE IN IRAN’S NUCLEAR CAPABILITY DEVELOPMENT(Ortadoğu Araştırmaları Derneği, 2015) Özkan, Muhammet Fatih; Baba, GürolOne of the major strains of the new millennium international politics has been happening between Iran and the West. Iran’s efforts to build up its nuclear capability with Russia’s help have been keeping the West on its toes. Neither the West nor Russia would really want, and therefore always concerned about, Iran to have a nuclear competence on a military grade. Even though Iran declares the opposite, the West is never sure about the possibility that Iran will achieve this grade one day. Since Iran has been receiving nuclear technology, together with many other commodities, from Russia, Moscow becomes almost a perfect candidate to be a mediator in this dispute. This study investigates Russian diplomacy on Iranian nuclear build up and its problematic consequences within the framework mediation as a strategy to ease disputes. The time frame covers the developments from 2002 to 2014. Via this investigation this research argues that mediation is not as suave as it seems but more of a means for a Great Power, like Russia, to be utilized to influence or almost dominate an international dispute, via carving out a special position and acting as an “unpredictable power broker”, rather than solving it [TR] Yeni milenyum uluslararası ilişkilerinin en önemli gerilimlerinden biri şüphesiz ki İran ile Batılı devletler arasında uzun bir süredir süre gelen gerilimdir. Bu gerilimin en temel sebebi İran’ın, Rusya yardımıyla geliştirmeye başladığı nükleer kabiliyetidir. Batı da Rusya da, İran’ın bu kabiliyetini askeri nitelikli bir hale dönüştürmesini istememekte ve bundan ciddi bir endişe duymaktadırlar. İran’ın nükleer çabalarını bu düzeyde bir uluslararası soruna dönüştüren temel sebep de bu endişedir. Her ne kadar İran bunun aksini defalarca ifade etse de, özellikle Batı, bir gün gelip İran’ın askeri nitelikli nükleer bir güce kavuşup kavuşamayacağından emin olamamaktadır. İran’ın nükleer enerji teknolojisini, diğer pek çok edinimlerine ek olarak, Rusya’dan alıyor olması da Rusya’yı bu düzlemde en belirleyici arabulucu konumuna getirmektedir. Bu çalışma, Rus diplomasisini İran’ın nükleer kabiliyet elde etmesi çerçevesinde ve özellikle de arabuluculuk kavramı bağlamında değerlendirmektedir. Çalışma 2002-2014 yılları arasındaki gelişmeleri ele almaktadır. Bu değerlendirme aracılığı ile çalışma, uluslararası uyuşmazlıklarda bir çözüm yöntemi olarak kullanılan arabuluculuğun esasında tam anlamıyla iyi niyetli bir diplomatik yaklaşım olmadığını, Rusya gibi, büyük güçler tarafından söz konusu uyuşmazlığı çözmek yerine tarafları etkileyerek sorunu tahakküm etmek ve bu şekilde kendisine özel bir mevki edinmek için kullanılan bir araç olduğunu iddia etmektedir











