Temel İslam Bilimleri Bölümü Koleksiyonu

Bu koleksiyon için kalıcı URI

Güncel Gönderiler

Listeleniyor 1 - 20 / 41
  • Öğe
    Zeyd b. Sâbit’in (ö. 45/665) Ferâiz Adlı Eseri ve Ebü’z-Zinâd’ın (ö. 130/748) Şerhi
    (Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, 2018) Koçinkağ, Mansur
    Kaleme alınan eski hukuk/fıkıh metinlerden biri, Zeyd b. Sâbit’e nisbet edilen Ferâiz adlı eserdir. Pek çok klasik metinde bu esere atıfta bulunulmakta ve Zeyd b. Sâbit’in ferâiz ilmine vukûfiyetinden bahsedilmektedir. Fakat görebildiğimiz kadarıyla fıkıh ilminin tedvin tarihiyle ilgilenen pek çok araştırmacı, bu risâlenin günümüze ulaştığından haberdar değildir. Risalenin ehemmiyetine binaen bu çalışmada, Zeyd b. Sâbit’in Ferâiz adlı eserini, çok erken dönemde Ebü’z-Zinâd tarafından yapılan şerhiyle beraber tahkik etmeye çalışacağız. Böylece sahâbe döneminde kaleme alınan ve tâbiîn neslinden olan biri tarafından şerh edilip günümüze ulaşan en eski hukuk metinlerinden birini müstakil şekilde araştırmacıların istifadesine sunmuş olacağız. [AR] من أوائل الكتابات الفقهية القديمة رسالةُ الفرائض لزيد بن ثابت [ت. 45/665]. والتي تحدث عنها العديد من النصوص الكلاسيكية، وعن تمرس زيد بن ثابت في هذا العلم، لكن على حسب ما توصلتُ إليه فإن كثيرا من الباحثين الذين تحدثوا عن تاريخ تدوين الفقه لم يطلعوا على هذه الرسالة. ولأهمية هذه الرسالة، في هذا البحث سنحاول نشرها مع شرحها لأبي الزناد [ت. 130/748] الذي كتبه في وقت مبكر جدا. وهكذا سنقدم هذه الرسالة مستقلة لاستفادة الباحثين. وهي من أوائل الكتب الفقهية التي وصلتنا لأنها دونت في زمن الصحابة، وشرحت في عصر التابعين.  [EN] One of the old law/fiqh texts is Farāiz which is thought to be written by Zaid ibn Thābit (d. 45/665). In many classic texts it has been refered to this book and it is mentioned that Zaid ibn Thābit's expertising on the ilm al farāiz. But our findings show that many of researchers who study on the history of codificaditon of Islamic law have not seen this book. In this study, because of the importance of the book, we publish Zaid's Farāiz and the comments written in very early period by Abu'z-Zinad (d. 130/748) on it. Thus, Risāla al Farāiz, one of the oldest fiqh texts written in the period of the Sahāba and expounded in the period of the Tābiūn, will be present to the interest of researchers. 
  • Öğe
    Kur’ân’a Göre Âhiretteki Sorgunun Mahiyeti
    (2024) Kılıç, Hasan
    Âhiret hayatına ilişkin yapılan tasvirler Kur’ân’da en yoğun şekilde işlenen konular arasında yer almaktadır. Bunun en temel sebebi, âhiret inancı ve hesap verme bilincini insanın zihin ve gönlüne yerleştirerek davranışlarının olumlu yönde değişimini sağlayabilmektir. Ayrıca birçok farklı olay ve hadisenin yaşandığı âhiretin çeşitli aşamaları hakkında muhatapları bilgilendirmek de bu sebepler arasında yer almaktadır. İnsanın yaptıklarının hesabını vermek üzere sorguya çekileceği süreç âhiretin önemli aşamalarından biri olarak ön plana çıkmaktadır. Sorgu âhiretin en temel esaslarından biri olmasına rağmen bazı âyetlerde bu gerçekle çelişecek şekilde günahkâr ve suçluların sorguya çekilmeyeceğine, onların konuşmasına, özür beyanında bulunmasına müsaade edilmeyeceğine dair çeşitli bilgilere rastlanmaktadır. Âyetler arasındaki bu müşkillik genellikle âhiret gününün çok uzun bir zaman dilimini içeren farklı aşamalardan oluştuğu, bu aşamaların bazılarında sorgu yapılacağı, bazılarında ise sorgunun olmayacağı şeklindeki teoriyle izale edilmiştir. Ancak Kur’ân’da kıyamet-âhiret süreçlerinin sistemli bir aşama ve sıralama çerçevesinde anlatma gibi bir gayenin bulunmaması önerilen çözüm yöntemini yetersiz hale getirmektedir. Âyetlerin bağlamı ve konuyla ilgili rivayet malzemesi birlikte değerlendirildiğinde çelişki arz eden hususların her biri esasında âhiret hayatının korkunç ahvaline yönelik farklı anlam çağrışımları yapmaktadır. Buna göre sorguya çekme, işledikleri kötü söz ve eylemler sebebiyle suçlu ve günahkârların kusurlarını, hatalarını ortaya dökerek onları rezil etme ve aşağılama amacına matuftur. Sorguyu nefyeden ifadeler ise azabı hak eden kimselere kesinlikle merhamet edilmeyeceğini, onlar için özür ve mazerette bulunma müddeti kadar bile süre verilmeden cehenneme atılacakları uyarı ve ikazını içermektedir. Sorgunun azarlama ve kınama eylemine dayalı psikolojik bir azap vasıtası olması sebebiyle bu incitici muameleye maruz kalacak grup olarak müşrikler ön plana çıkmakla beraber bazı âyetlerde müminlerin hatta peygamber ve meleklerin sorguya çekileceğine işaret edilmektedir. Bu bakımdan çalışma konuyla ilgili müşkillik arz eden hususları açıklığa kavuşturma, sorgunun işlenen ameller hakkında bilgi sahibi olmaktan ziyade kötü amel sahiplerinin psikolojik şiddete maruz kalacağı bir aşamaya tekabül ettiğini vurgulama amacı taşımaktadır. Bunun için ilk olarak sorgu süreci ve bu süreçle çelişen âyet ifadelerinin genel bir değerlendirmesi yapılarak âhiretteki sorgunun günahkârlara yönelik uyarı ve tehdit anlamı içerdiği belirtilecektir. Ardından Kur’ân’da sorgulanacak hususlar muhatap kitleyi gözeten bir tasnif doğrultusunda incelenecektir. Bu sayede sorgu konusu yapılacak söz ve eylemlerin benzerlikleri, ortak noktaları tespit edileceği gibi peygamber ve melekler için bu sürecin taşıdığı anlama ilişkin belirli bir kanaate ulaşılacaktır. Son olarak ise cennete girecek müminlerin sorgulanıp sorgulanmayacakları veya bu süreç sırasında müşriklerden farklı olarak güzel muamelelerle karşılaşacaklarına dair Mâverdî (öl. 450/1058) kaynaklı bilgi malzemesi, sorgunun mahiyet ve kapsamı çerçevesinde tartışmaya açılacaktır. Araştırmanın kapsamı Kur’ân’daki âhiretteki sorguyla ilişkili âyet ifadelerinin tahlil ve analiz edilmesiyle sınırlı olmakla birlikte çalışmada bu sürece işaret eden başka âyetler de inceleme konusu yapılacaktır. Yöntem olarak tahlilî metot izlenerek, Kur’ân’daki ifadelerin anlamını tespit etmede âyetin bulunduğu bağlam ve konu bütünlüğü hareket noktası olacaktır. Ayrıca Hz. Peygamber’in hadisleri başta olmak üzere konuyla ilgili rivayet malzemesi gerek doğru anlamı belirlemede gerekse varılan neticenin tutarlılığını tespit etmede daima göz önünde tutulacaktır.
  • Öğe
    Mütevâtir Haber ile Hadis İlmi Arasındaki Bağ
    (2024) Gökçe, İbrahim
    Rivâyetler, geçmişten geleceğe kurulan bilgi köprüleridir. Dünya var olduğu günden beri insanlar geçmişleriyle bu köprüler aracılığı ile bağ kurmuşlar; medeniyetlerinden, kültürlerinden, kökenlerinden ve dinî değerlerinden bu bağ sayesinde haberdar olmuşlardır. İslâm dini başta olmak üzere kadim dinlerin sonraki nesillere yazılı ve sözlü aktarımı düşünüldüğünde haber ve rivâyetin var ettiği bu bağın önemi daha iyi anlaşılmaktadır. İnsanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan haber olgusu, İslâmi ilimler içinde aktarılış biçimi, bilgi değeri gibi kriterlere göre farklı tasnif ve taksimlere tabi tutulmuştur. Bu tasnif ve taksimler içinde haberlerin mütevâtir ve âhâd olarak iki kısımdan oluştuğu kabulü daha fazla benimsenmiştir. Bununla birlikte her iki kavram hakkında “varlıkları, şartları ve delil kabul edilme durumları” gibi konularda geçmişten günümüze devam eden yoğun tartışmalar da yaşanmıştır. Bu bağlamda özellikle müteahhir dönem hadis tarihinde âhâd ve mütevâtir haber üzerine kavramsal tartışmalar yapıldığı bilinmektedir. Çalışmamız bu tartışmalardan biri olan mütevâtirin hadis ilminin konusu olmadığı, fıkıh ilminden alındığı iddiasını ve bu iddianın gerekçelerini araştırmayı hedeflemektedir. Çalışma esnasında, tartışmanın mütevâtir haberin hangi şartlar altında kesin ve yakînî bilgi ifade ettiği noktasında yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Bir rivâyetin mütevâtir olabilmesi için naklin yapıldığı dönemin doğal şartlarına göre her tabakadaki râvilerin sayısal çokluklarından dolayı yalan üzere ittifak etmelerinin mümkün olmaması gerektiğini ileri sürenler, mütevâtir kavramının hadis ilminin bir parçası olamayacağını savunmaktadırlar. Onlara göre râvilerin yalan üzere ittifak etmelerinin imkansızlığı çok sayıda olmaları ile gerçekleşmekte ve bu da haberin kesin bilgi ifade ederek mütevâtir olarak nitelenmesini sağlamaktadır. Doğal olarak râvi incelemesi sonrasında rivâyetin makbul olup olmadığına karar veren isnâd ilmi, sayısal çokluk sebebiyle yalan söyleme ihtimali olmayan ve kesin bilgi ifade eden bir haber ile ilgilenmeyecektir. Ayrıca hadislerin tabakalardaki râvi sayıları incelendiğinde sayısal çokluk sayesinde mütevâtir kabul edilebilecek rivâyet bulmak neredeyse imkansızdır. Bu görüş sahipleri bu iki gerekçeden hareketle mütevâtir haber kavramının hadis ilmiyle doğrudan bir bağı olamayacağını savunmuşlardır. Mütevâtir haberlerin kesin bilgi ifade etmesini râvilerin yalan üzere birleşme ihtimallerinin bulunmaması olarak kabul etmekle birlikte bunun sadece sayısal çokluk veya mekânsal uzaklık ile sınırlandırılmaması gerektiğini savunanlar ise, râvilerin sahip oldukları üstün meziyetlerin de hesaba katılması gerektiğini savunmuşlardır. Onlara göre mütevâtir haberin belirleyici şartı “yalan üzere ittifakın mümkün olmamasıdır” ve bu, râvilerin sıfatları ile de gerçekleşebilir. Bu açıdan bakıldığında mütevâtir haber hadis ilminin konusudur ve hadisler arasında birçok mütevâtir rivâyet bulunmaktadır. Tarafların bu iddiaları gördüğümüz kadarıyla daha önce herhangi bir araştırmaya konu olmamıştır. Biz bu konuyu çalışırken daha çok hadis usûlü eserlerinden istifade etmeye çalıştık. Hadis usûlü eserlerine müracaat esnasında “Mütevâtir haberin hadis ilmi ile bağı nedir? Muhaddislere özgü bir mütevâtir anlayışından söz edilebilir mi? Hadislerin içinde mütevâtir olup olmadığı tartışmasının çıkış noktası nedir?” gibi soruların cevaplarını aradık. Cevaplar aranırken kronoloji takip edilerek görüşlerin aktarılmasına gayret göstermekle birlikte konu bütünlüğünün bozulmaması için bazen bu yöntemi terk etmek zorunda kaldık. Çalışmada eksik tümevarım yöntemiyle bazı genellemelere yer verdiğimizi de ifade etmek isteriz.
  • Öğe
    19. Yüzyıl Osmanlı Lübnan’ında Sosyokültürel Değişim ve Fıkhî Açıdan Değerlendirilmesi: Abdurrahman el-Hût’un İrşâdü’l-avâm Adlı Eseri Çerçevesinde Dönemin Güncel Fıkıh Meselelerine Dair Bir İnceleme
    (2024) Çöklü, Ramazan
    Bu araştırmada 19. yüzyıl Osmanlı Lübnan’ında önemli bir figür olan Abdurrahman b. Muhammed b. Dervîş el-Hût’un hayatı, ilmî şahsiyeti ve İrşâdü’l-avâm ilâ sebîli’s-selâm adlı eseri çerçevesinde dönemin Müslüman halkının güncel fıkhî meseleleri ele alınmıştır. 19. yüzyılda Lübnan tıpkı günümüzdeki gibi farklı kökenlere sahip ve farklı inançları benimseyen toplulukların bir arada yaşadığı bir bölgedir. Müslümanlar ile diğer dinlere mensup gruplar arasındaki sosyokültürel etkileşim, birtakım Müslümanların diğer din mensuplarının âdetlerini benimsemesine neden olmuş, Abdurrahman el-Hût da Müslümanları uyarmaya çalışmıştır. İrşâdü’l-avâm onun bu konuları incelediği; yaşadığı dönemin güncel fıkıh meselelerini ele aldığı eseridir. Müellif bu kitapta faiz alıp vermenin, alışverişte hile yapmanın, çalgılı müzik aletlerini dinlemenin, iskambil, tavla, satranç, domino, modern at yarışı ve benzeri oyunları oynamanın, gazino ve meyhane gibi yerlere gidip eğlenmenin ve dinden çıkaran sözlerin hükmünü ele almıştır. Son kısımda da kadınlarla ilgili; kadınların gidebileceği yerler ve modern tesettür modellerine dair açıklamalar yapmıştır. Araştırma İrşâdü’l-avâm’ın Osmanlı arşivlerindeki matbu nüshası esas alınarak yazıya dökülmüştür. Dönemin Osmanlı halkının dinî yaşantısının ve Abdurrahman el-Hût’un ilmî şahsiyetinin ele alındığı ilk çalışmalardan sayılabilecek bu araştırmada önce onun hayatından ve ilmî kişiliğinden söz edilmiş, akabinde Lübnan’daki siyasî ve sosyal hayattan kısaca bahsedilmiştir. İrşâdü’l-avâm’ın genel özellikleriyle devam eden araştırmada son olarak dönemin güncel fıkhî meselelerine yer verilmiştir. Güncel fıkıh meseleleri incelenirken müellifin görüşleri, ileri sürdüğü bazı delillerle birlikte açıklanmış ve analiz edilmiştir. Araştırma, sosyal çevrenin ve kültürel yaşamın fakihin görüşünün belirginleşmesinde etkili olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
  • Öğe
    Mele’ İfadesinin Anlam Yelpazesi ve Kur’an Kıssalarındaki Yansımaları
    (Istanbul University Press, 2021) Yaşar, Mehmet
    Kur’an kıssaları, birçok mesaj barındırmaktadır. Bu sebeple de çok çeşitli yönlerden irdelenmesi gerekmektedir. Özellikle Kur’an’ın, aktardığı kıssalarda ön plana çıkardığı ifadelerin ve hakikatlerin incelenip anlaşılması, Kur’an’ın arzuladığı mefhuma ulaşmak noktasında ayrı bir ehemmiyete sahiptir. Kur’an’ın kıssalarda yoğunlukla zikrettiği ve neredeyse her kıssada altını çizdiği ifadelerden biri mele’ ifadesidir. Mele’ Arap dilinde birçok anlama gelmektedir. Kur’an’da da bu ifade çeşitli anlamalarda zikredilmiş ve el-meleü’l-a‘lâ tamlaması şeklinde de kullanılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Kur’an kıssalarının mesajlarının iyi anlaşılması için Kur’an’ın bu ifadeye hangi anlamlar yüklediğinin tespiti son derece önemlidir. Bu çalışma, mele’ ifadesinin gerek Arap dilinde gerekse Kur’an’da hangi anlamlarda kullanıldığını konu edinmektedir. Bu bağlamda meleʾ ve el-meleü’l-a‘lâ ifadeleriyle ilgili müfessirlerin ve Arap dilcilerin görüşleri, ilgili âyetlerin bağlamı ve Kur’an’ın bu ifadeyi zikrettiği yerlerde kıssaların merkezinde değerlendirip değerlendirmediği bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra bu çalışma, meleʾ topluluğunun peygamberlerin davetine, muhataplara ve Mekkî döneme ne gibi yansımaları olduğuna da dikkat çekmeyi hedeflemektedir. The stories within the Qur’an contain many messages. Consequently, it is important to examine the text from various perspectives. In particular, examining and understanding the expressions and truths that the Qur’an espouses is essential understanding its essence. One of the expressions that the Qur’an frequently mentions in the stories is “mele.” Mele has several meanings in the Arabic language. In the Qur’an, this expression is mentioned through various meanings and has been used as the phrase mele’i’l-a’lâ. Therefore, it is extremely important to determine the meanings the Qur’an attributes to this expression to facilitate greater understanding of the messages within the Qur’anic stories. This study analyzes the meanings of the word “mele” used both in the Arabic language and in the Qur’an. In this context, the views of commentators and Arabic linguists on the expressions mele’ and mele’i’l-a‛lâ, the context of the relevant verses, and whether the Qur’an considers this expression at the center of its stories, constitutes the subject of this study. In addition, this study aims to highlight the influence the angel community had on the invitation of the prophets, the addressees, and the Meccan period.
  • Öğe
    Muhammed Abdurrahîm en-Nehâvendî’nin Nefehâtu’r-Rahmân Fî Tefsîri’l-Kurân Adlı Eserinde Tefsir Usûlünün Temel Konularına Yaklaşımı
    (İlahiyat Bilimleri Araştırma Vakfı, 2023) Ahmet Kurban, Nur
    Başlangıcından günümüze kadar tefsir tarihi bilginlerin çok farklı bakış açılarına tanıklık etmiştir. Bu çerçevede yapılan yorumlar soncunda çok geniş bir literatür oluşmuştur. Bunların başında Sünnî ve Şiî ekolleri gelir. Her iki ekolün temel referansları Kur’an ve Hz. Peygamberin sünnetleri olmakla birlikte tevessül ettikleri yorum metotlarının farklı olması nedeniyle elde ettikleri ürünler de farklılık arz ettiği bir gerçektir. Bu iki ekol bazen birbirine zıt kutuplarda varlık gösterirken, bazen de ılım Şî‘î düşünülerin çabalarıyla aradaki farkı en düşük seviyeye indirilmeye çalışılmıştır. Biz bu çalışmada geçtiğimiz yüzyılın başlarında yaşamış Şî‘î müfessirlerinden Muhammed Abdurrahîm en-Nehâvendî’nin Nefehâtu’r-Rahmân fî Tefisri’l-Kur’ân adlı eserini tefsir usulü ve Kur’ân ilimlerinin bazı temel konuları açısından araştırmaya çalıştık. İlk olarak müellifin tefsir ve te’vil kavramını nasıl bir çerçeveye oturttuğunu anlamaya çalıştık. Tabii ki tefsir ve te’vil kavramlarının bir uzantısı olarak zâhir ve bâtın kavramları gelir gelmektedir. Şî‘î yorum geleneğin beslendiği ana damarın bâtınîlik olduğunu biliyoruz. Diğer yandan bazı Şî‘î akımların Kur’ân’ın eksik olduğunu ileri süren iddiaları vardır. Burada Nehâvendî’nin söz konusu yaklaşıma karşı duruşunu tespit etmeye çalışacağız. Kur’ân’ın tedvin aşamasında olup bitenler aslında Şia’nın Kur’ân algısını anlamamıza yardımcı olacak süreçtir. Daha sonra Kur’ân’ın i‘câzı, muhkem-müteşabih, nesh, huruf-u mukattalar ve Kur’ân’ın kıraati gibi konular ile tefsir usulünün temel konularıyla araştırmamızı sınırlandırmış olacağız.
  • Öğe
    Hz. Peygamber Dönemi Nakîza Şiirleri Üzerine Bir İnceleme: Bedir Savaşında Dırâr b. el-Hattâb ve Ka'b b. Mâlik Örneği
    (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, 2023) Yılmaz, Mehmet
    Bu çalışmanın konusu Müslümanlarla Müşriklerin ilk defa karşı karşıya geldikleri Bedir savaşı münasebetiyle Mekkeli şair Dırâr b. el-Hattâb (öl. 12/633) ve Medineli Müslüman şair Ka‘b b. Mâlik (öl. 50/670) arasında geçen nakîza türü şiir atışmalarıdır. Problemi ise Bedir savaşı sırasında iman ve şirk blokları tarafından hem propaganda hem de psikolojik üstünlük sağlama aracı olarak kullanılan nakîza şiirlerine yansıtılan yaklaşımların sorgulanmasıdır. Çalışma konusu nakîza şiirleri birbirine zıt iki anlayışı yakından tanıma ve Hz. Peygamber döneminde söylenen nakîza şiirleri hakkında kanaat oluşturma bakımından önem arz etmektedir. Her ne kadar Hz. Peygamber dönemine ait nakîza şiirleriyle ilgili son dönemlerde bazı çalışmalar yapılmış olsa bile bu çalışmalarda detaylara inilmemiş ve genel özelliklere değinmekle yetinilmiştir. Çalışmamızı ayrıcalıklı kılan husus, Bedir’de Mekke ordusunun beklenmedik yenilgisi karşısında Dırâr b. el-Hattâb tarafından dikkatleri dağıtmak ve Medineli Müslümanları itibarsızlaştırmak amacıyla Bedir savaşının Mekkelilerle Medineliler arasında bir kabile savaşı olduğu iddiasının öne sürülmesi gibi beyitlere yansıtılan ilginç yaklaşımlar ve ince detaylardır. Buna mukabil Ka‘b b. Mâlik’in ise bu savaşın imanla küfrün savaşı olduğuna dikkat çekmesi ve Medineli Müslümanların Allah Resûlü’ne verdikleri destek ile övünmesi gibi İslâm inancının izlerini taşıyan yaklaşımları beyitlere yansıtmasıdır. Kuşkusuz Bedir savaşına Medineli Müslümanlarla birlikte Mekkeli Muhacirler de katılmışlardır. Hal böyle olmakla birlikte Ka‘b b. Mâlik, beyitlerde Muhacirlerden söz etmemektedir. Bu durum Ka‘b b. Mâlik’in Dırâr b. el-Hattâb tarafından öne sürülen iddialara karşılık vermeye yoğunlaşmış olabileceği ihtimalini akıllara getirmektedir. Çalışmada nitel yöntem tekniklerinden doküman incelemesi kullanılmıştır. Öncelikle konunun daha iyi anlaşılması amacıyla literatür değerlendirmesi yapılmış ve alanla ilgili çalışmalara kısaca değinilmiştir. Ardından nakîza kavramı ve arka planı hakkında özet bilgiler verilmiştir. Burada Câhiliye şairi İmru’u’l-Kays (öl. 545) ile 'Abîd b. el-Abras (öl. 555) arasında geçen ve nakîza şiirlerinin ilk evrelerine örnek teşkil edecek mahiyette olan iki adet atışma şiirine yer verilmiştir. Daha sonra Mekkeli şair Dırâr b. el-Hattâb ve Medineli şair Ka'b b. Malik'le ilgili özet bilgiler sunulmuştur. Arka plan mahiyetindeki özet bilgilerden sonra Bedir savaşı özelinde her iki şaire ait tespit edilen iki adet nakiza şiiri incelenmiş, tahlil edilmiş ve farklılıklara dikkat çekilmiştir. Dırâr b. el-Hattâb'a ait beyitlerde Câhiliye devri övünme şiirlerinde sıkça rastlanan asalet, usta savaşçı olma ve el açıklığı gibi kavramlar dikkat çekmektedir. Buna mukabil Ka‘b b. Mâlik'e ait beyitlerde ise Allah Resûlü, Allah'tan başka Rab olmadığı, kafir, Cehennem ve Cehennem ateşi gibi İslâm dininin beraberinde getirdiği terimler ve ifadeler yer almaktadır. Her iki şaire ait beyitlerde dönemin yaygın olarak kullanılan savaş düzeni ve savaş araç gereçleri ile ilgili ipuçlarına da rastlanmaktadır. Çalışmada sona gelindiğinde edinilen kanaatler sonuç kısmında toparlanmıştır.
  • Öğe
    Oflu Muhammed Emin Efendi’nin Necâtü’l-Mü?minîn Adlı İlmihalinin Tahlili ve Son Dönem Osmanlı Halkının İbadet Anlayışının Günümüzle Mukayesesi
    (Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı, 2024) Çöklü, Ramazan
    İlmihaller genel olarak bir kısmını Müslümanların bilmesinin farz olduğu ibadet, muâmelât, inanç ve ahlak konularını içeren fıkıh kitaplarıdır. Bununla birlikte ilmihallerin büyük kısmı ibadetlerle ilgili meselelere ayrılmış ve ilmihallerde halkın en çok ihtiyaç duyduğu yahut hata yaptığı konular ve güncel meseleler açıklanmaya çalışılmıştır. Osmanlı döneminde bu alanda çok sayıda eser yazılmıştır. Bunlardan biri de Oflu Muhammed Emin Efendi’nin (öl. 1320/1902) Necâtü’l-mü’minîn adlı risâlesidir. Muhammed Emin Efendi başta Fatih Camii olmak üzere çeşitli yerlerde altmış yıl boyunca etkili vaazlar vermiş ve gerek eserlerinde gerekse vaazlarında toplumdaki bozulmalara dikkat çekmiş önemli bir din adamıdır. Bir dönem Nakşibendiyye tarikatına intisap eden Muhammed Emin Efendi sonrasında dinî çizgiden uzaklaşıp menfaat aracı haline geldiğini belirttiği cemaatinden ayrılmıştır. Ancak Oflu Hoca genel olarak tarikata ve tasavvufa karşı değildir. O, şeriat yolundan çıkarak tarikatı ve tasavvufu kendi şahsi çıkarları için kullanan cahilleri eleştirmektedir. Hatta onun toplum üzerindeki etkisi, çevresinde “Fatih Sofuları” adlı kendine özgü din anlayışı bulunan bir cemaatin oluşmasına yol açmıştır. Yine Necâtü’l-mü’minîn risâlesinin kaynakları arasında tasavvuf eserleri de vardır. Bu durum, Oflu Hoca’nın genel olarak tasavvufa karşı olmadığını göstermektedir. Muhammed Emin Efendi’nin görüşleri ve yaşam tarzı, bazı araştırmacılar tarafından Osmanlı’da içtimaî ve dinî hareket başlatan vaizler topluluğu Kadızâdelilere benzetilmiştir. Geçimini süt satarak temin eden Muhammed Emin Efendi, üslubunun sertliği nedeniyle bir dönem sürgün edilmiş ve bazı kitaplarına el konulmuştur. Necâtü’l-mü’minîn adlı ilmihal, Muhammed Emin Efendi’nin en meşhur eseridir. Kendine özgü dili, üslubu ve içeriği nedeniyle yazıldığı dönemin popüler eserlerinden biri olan bu ilmihalin resmî ve korsan olarak birden çok baskısı yapılmıştır. Ayrıca bu ilmihal, yazıldığı dönemin Müslümanlarının ibadet hayatına değinmesi nedeniyle diğer ilmihallerden ayrılmaktadır. Necâtü’l-mü’minîn’de bütün ilmihal konuları işlenmemiştir. Eserin büyük çoğunluğu namazla ilgili bahislere ayrılmış, hac konusuna hiç değinilmemiştir. Oruç, kurban ve sadaka-i fıtır konuları ise oldukça kısa bir şekilde açıklanmıştır. Zira eserin asıl yazılma amacı, toplumun ibadet ederken yaptığı yanlışları düzeltmektir. Sırf bu nedenle risâlede ilmihal konularının arasında o günün insanlarının gerek bireysel gerekse toplu bir şekilde uyguladığı bazı hatalı davranışlardan söz edilmiştir. Eser, kullanılan dil bakımından da diğer ilmihallerden farklıdır. Zira uzun yıllar vaizlik yapan Muhammed Emin Efendi, vaazlarındaki üslubunu yazısına da nakşetmiş, bunun sonucunda bazen ifadeleri oldukça sertleşse de çoğunlukla Müslümanları uyarmış ve onlara nasihat etmiştir. Eserde özellikle ibadetlerin nasıl eda edileceği ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Necâtü’l-mü’minîn ilmihali bu yönüyle dönemin dinî, aktüel ve kültürel yaşantısına ayna tutan bir kaynak konumundadır. Büyük olasılıkla toplum tarafından beğenilmesinin ve kabul görmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Muhammed Emin Efendi Necâtü’l-mü’minîn risâlesini yazarken meşhur fıkıh kitaplarının yanı sıra tefsir, hadis ve kelâm kitaplarından da istifade etmiş, birçok yerde âyet ve hadisleri delil getirerek meseleleri açıklamıştır. Bir iki bahiste ise konuyla ilgili ayetleri tıpkı bir müfessir gibi tefsir etmiştir. Öyle ki risâleyi okuyan ilmihal bilgilerinin yanı sıra bir hocadan vaaz ve nasihat dinlemektedir. Birçok meselede dört mezhebin görüşüne yer vermiş, bazen tercihte bulunmuş, bazen de farklı bir mezhebin görüşünü benimsemiştir. İlmihalde fıkhî kavramları tanımlamış ve az da olsa küllî kaidelere yer vermiştir. Araştırmada önce Oflu Hoca’nın ilmî şahsiyetinden kısaca söz edilmiş, ardından Necâtü’l-mü’minîn risâlesi tahlil edilmiş, en sonunda da eserde değinilen meseleler çerçevesinde son dönem Osmanlı halkının ibadet anlayışı günümüzle mukayese edilmiştir. Eser, Osmanlı arşivlerinde mevcut olan baskıları üzerinden tahlil edilmiş; bu kapsamda dil, anlatım ve yöntem bakımından genel özellikleri açıklanmış, kaynakları tespit edilmiş ve içeriği analiz edilmiştir. Eserin içeriği analiz edilirken Oflu Hoca’nın Hanefî mezhebine muhalefet ettiği fıkhî meseleler de tespit edilmiştir. Son bölümde ise Necâtü’l-mü’minîn risâlesi çerçevesinde dönemin Osmanlı halkının ibadet anlayışı günümüzle mukayese edilmiştir.
  • Öğe
    İslâm'ın Erken Dönemi Arap Şiirinde Eş Olarak Kadın Algısı
    (Afyon Kocatepe Üniversitesi, 2024) Yılmaz, Mehmet
    Bu çalışmanın konusu, İslâm’ın erken dönemi Arap şiirinde eş olarak kadın algısıdır. Problemi ise döneme ait Arap şiirine eş olarak kadın algısı yansımalarının sorgulanmasıdır. Çalışma konusu kapsamındaki beyitler, dönemin İslâm toplumunda eş olarak kadın algısını yakından tanıma ve konuyla ilgili kanaat edinme bakımından önem arz etmektedir. Her ne kadar son zamanlarda İslâm’da kadının konumuyla ilgili bazı çalışmalar yapılmış olsa bile söz konusu çalışmalarda araştırmaların tabiatı gereği eş olarak kadın algısına yeterince değinilmediği ve genel özellikleri zikretmekle yetinildiği görülmektedir. Çalışmamızı ayrıcalıklı kılan husus, İslâm’ın erken dönemi Arap şiirinde karı-koca ilişkisi, kocaya özlem duyma, kocadan yakınma, sadakatsiz kocadan intikam alma, boşanma ve sonrası ve vefat eden kocanın ardından mersiye okuma gibi beyitlere yansıtılan yaklaşımlar ve detaylardır. Çalışmada nitel yöntem tekniklerinden doküman incelemesi kullanılmıştır. Öncelikle konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla arka plan mahiyetinde Câhiliye Devri Arap toplumunda ve Hz. Peygamber döneminde kadının konumu hakkında özet bilgiler verilmiştir. Ardından dönemin Arap şiirinde ulaşılabilen ilgili beyitler tercüme edilmiş, gerekli değerlendirmeler yapılmış ve ilginç görülen tespitlere işaret edilmiştir. Hz. Ömer (öl. 23/644) dönemine kadar Câhiliye Devri nikâh geleneğinin sürdürüldüğüne ve üvey anneyle evlilik yapıldığına işaret eden beyitler dönemin Arap şiirinde dikkat çeken ilginç tespitler arasında yer almaktadır. Benzer biçimde İslâm’ın erken dönemi Arap şiirlerinde eş olarak kadına sevgi, saygı ve merhamet duyguları gözetilerek muamelede bulunulduğuna, dahası bazı zamanlar bu hususta İslâm prensiplerinden ödün verilerek aşırıya kaçıldığına işaret eden ilginç tespitler de yer almaktadır. İlgili beyitlerden; eş olarak kadına olan aşırı tutkunun kocayı İslâm prensiplerine muhalif davranışlara sevk etmesi durumunda karı-koca arasındaki sevgi bağlarına itibar edilmediği ve kadını boşamaya zorlayıcı yaptırımların uygulandığı anlaşılmaktadır.
  • Öğe
    18. Yüzyıl Osmanlı Fakihlerinden Saçaklızâde Mehmed Efendi’nin Risâle fi’d-duhân Adlı Risalesinin Tahkikli Neşri ve Tahlili
    (Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi, 2024) Çöklü, Ramazan
    Osmanlı döneminde âlimler; güncel fıkhî meseleleri, ulemânın gündemini meşgul eden konuları ve bunların sosyokültürel hayatın içindeki yerini daha çok risalelerde tartışmışlardır. Bu da Osmanlı döneminde yazılan risaleleri sadece ilmî yönden değil, tarihî ve kültürel yönden de önemli kılmaktadır. Bu araştırmada da bir Osmanlı âlimi olan Saçaklızâde Mehmed Efendi’nin tütün içmenin hükmüne dair yazdığı Risâle fi’d-duhân adlı eseri tahlil edilmiş ve tahkikli neşri gerçekleştirilmiştir. Bu eser üç yönden önemlidir; birincisi dönemin meşhur ve çok yönlü âlimlerinden Saçaklızâde Mehmed Efendi tarafından yazılmasıdır. Saçaklızâde, 18. yüzyıl Osmanlı toplumunda gerek yazdığı eserlerle gerekse öncülük ettiği eğitim, öğretim ve irşad faaliyetleri nedeniyle öne çıkan âlimlerden biridir. Amelde Hanefî, itikatta Mâtürîdî olan Saçaklızâde, hem Anadolu’da hem de Şam’da çeşitli hocalardan ders almış, İslâmî ilimlerin birçok sahasında eserler yazmış çok yönlü bir âlimdir. İkincisi, Risâle fi’d-duhân’ın küçük hacmine rağmen dönemin Osmanlı halkının dinî, ilmî ve sosyokültürel hayatına dair izler taşımasıdır. Eserde o dönemdeki insanlarının tütün içme tekniğine, sıklığına ve tütünden umdukları bazı faydalara dair bilgiler yer almaktadır. Şu halde risale sadece ilmî yönden değil, tarihî yönden de önem arz etmektedir. Üçüncüsü ise eserin 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında aralarında hoca-talebe ilişkisi bulunan iki meşhur âlimden birisinin risalesi olmasıdır. Şöyle ki Saçaklızâde Mehmed Efendi, tütün içmenin mubah olduğunu savunan Abdülganî en-Nablusî’nin (öl. 1143/1731) talebesidir, fakat kendisi hocasının aksine tütün çekmenin haram olduğunu düşünmektedir. İki âlim bu konuyu ders esnasında tartışmış olabilir. Bu durumda Risâle fi’d-duhân güncel bir meselenin hükmü hakkında hocasından farklı düşünen, ona muhalefet bir âlimin eseri olmaktadır. Araştırmayı önemli kılan bir diğer husus, tütün ve sigara içmenin hükmüne dair tartışmaların günümüzde hala canlılığını korumasıdır. Şöyle ki günümüzde bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte tütün içmenin insanın sağlığına etkilerine dair daha somut bilgilere ulaşılmış, bunun sonucunda sigaranın kesin bir şekilde haram olduğunu savunanların sayısı artmıştır. Diğer taraftan Risâle fi’d-duhân, meselenin dinî boyutunu merak edenlerin yanında sağlıkçıların ilgisini çekecek bilgiler de içerir. Zira 18. Yüzyıl Osmanlı toplumunda sigara içmenin mubah olduğunu iddia edenler, onun çeşitli yönlerden insan sağlığına faydalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Tütün içmenin haram olduğunu benimseyen Saçaklızâde, görüşünü üç asıl üç de tâli diyebileceğimiz toplam altı delille temellendirmiştir. Buna göre tütün içmek fâsık kimselerin özelliğidir. Kişiye fayda sağlamayan boş bir iştir ve kendisine itaatin farz olduğu devlet başkanı tarafından yasaklanmıştır. Bunların yanı sıra tütün sarhoş edici özelliği olan, pis bir içecek olup malın ve vaktin israf edilmesine yol açmaktadır. Araştırmada Risâle fi’d-duhân’ın Osmanlı arşivlerindeki mevcut nüshaları merkeze alınmıştır. Çeşitli mecmuaların içinde yer alan bu nüshaların tamamı el yazması olup dilleri Arapçadır. Araştırmanın giriş kısmında Saçaklızâde Mehmed Efendi’nin hayatı ve ilmî kişiliği hakkında kısa bilgi verilmiştir. Ardından tütünün ortaya çıkış serüveninden ve İslâm coğrafyasının tütünle nasıl tanıştığından söz edilmiştir. Daha sonra tütün içmenin fıkhî hükmüyle ilgili âlimlerin görüşleri ve delilleri açıklanmıştır. Akabinde Risâle fi’d-duhân adlı eserin yazmaları hakkında bilgi verilmiş ve tahkikli neşri gerçekleştirilmiştir.
  • Öğe
    Hanefî Mezhebine Göre İtikâf İbadeti
    (Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, 2024) Çöklü, Ramazan
    İslâm fıkhının temel paydalarından biri, ibadetlerdir. İnsanın bir ömür boyu devam eden kulluk serüveni ancak ibadetler ile anlam kazanır. Fani dünya hayatında aslî görevini gerektiği şekilde yerine getirmek isteyen insa-noğlunun icra ettiği ibadetlerden biri de itikâftır. Öyle ki kul itikâfta inzivaya çekilir, dünyalık zevk ve arzulardan arınarak Rabbine yanaşır. Böyle bir ibadetin maksadına ulaştırması için şartlarıyla ve rükünleriyle birlikte icra edilmesi gerekir. İşte bu araştırmada Hanefî mezhebine göre itikâf ibadetiyle ilgili meseleler açıklanmıştır. Başta Hanefî mezhebi imamları olmak üzere pek çok fakihin görüşüne yer verilmiştir. Bir mezhebin itikâf ibadetiyle ilgili görüşlerinin derli toplu ve detaylı bir şekilde incelendiği ilk Türkçe akademik çalışmalardan olan bu araştırma, meselelerin fıkıh usulündeki dayanaklarıyla birlikte açıklanması nedeniyle ayrıca önemlidir. Araştırma boyunca Hanefî mezhebinin fıkıh kaynakları kullanılmış, fakihlerin aynı görüşte olduğu meseleler konuyu deliliyle birlikte açıklayan ve usuldeki dayanağını ortaya koyan kaynaktan verilmiştir. Bunun yanı sıra meselelerin temelinde yer alan ve fakihlerin ihtilaf etmesine neden olan rivayetler ile usul konularına değinilmiştir. Araştırmada önce itikâfın tanımı yapılmış, akabinde hükmü ve kısımları açıklanmıştır. Ardından itikâfın şartlarının incelendiği araştırmada son olarak itikâfı bozan şeylere yer verilmiştir.
  • Öğe
    Kurtubî Tefsirinde Mâverdî Kaynaklı Bilgi Malzemesinin Değerlendirilmesi
    (2024) Kılıç, Hasan
    Kurtubî’nin (öl. 671/1273) telif etmiş olduğu “el-Câmiʿ li-ahkâmi’l-Kurʾân” isimli tefsiri, rivayet ve dirayet metodunun hususiyetlerini mezceden bir yapıya sahiptir. Tefsirinde Hz. Peygamber’in hadisleri başta olmak üzere sahâbe ve tabiîn neslinden oldukça yoğun nakillerde bulunan Kurtubî aynı zamanda âyetlerin yorum ve izahında çeşitli kaynaklara müracaat etmiştir. Mâverdî’nin (öl. 450/1058) “en-Nüket ve’l-ʿuyûn” isimli tefsiri bu kaynakların başında gelmektedir. Kurtubî için bu eser gerek selefe ait haberleri tedarik etme gerekse bunlarla ilgili yapılan yorum ve değerlendirmeler bakımından büyük öneme sahiptir. Bu durum sadece Mâverdî’nin tefsirinin Kurtubî’ye veri sağlayan güvenilir bir kaynak olmasıyla sınırlı değildir. Zira Kurtubî, Mâverdî kaynaklı rivayet malzemesini aktarmakla birlikte aynı zamanda bunları yorumlamakta, rivayetler arasındaki seçim ve tercihini açıkça belirtmektedir. Bunun yanı sıra Kurtubî’nin yaptığı değerlendirmelerin bir kısmı Mâverdî’nin âyetleri yorumlama meyanında dile getirdiği bilgi ve düşüncelere yöneliktir. Kurtubî kendi yorum ve tercihlerini delillendirmek, dinin çeşitli alanlarında çıkarımlar yapmak, bazen de reddetmek amacıyla Mâverdî’nin âyetleri izah bağlamında ileri sürdüğü bu bilgi ve görüşlerden istifade etmektedir. Mâverdî’ye ait bilgi malzemesinin Kurtubî’nin müracaat ettiği en önemli kaynaklarından biri olması açısından çalışmada iki müfessirin yorum ve görüşleri mukayeseli bir şekilde ele alınacaktır. Farklı coğrafyalarda yaşayan bu iki müfessirin yöntemlerinin incelenmesi aynı zamanda Endülüs ölçekli tefsir algısının hangi temel ve zemine dayandığını, önceliklerinin neler olduğunu, hangi açılardan ayrıştığını somut bir şekilde belirleme açısından büyük önem taşımaktadır. Konunun ayrıca Kurtubî tefsiri çerçevesinde analiz edilmesi Kurtubî’nin âyetleri yorumlama yönteminin tutarlılığı ve özgünlüğüyle ilgili belli bir kanaate sahip olmaya imkân sağlayacaktır.
  • Öğe
    Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr Adlı Tefsirinin Rivayet Kaynakları: Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî Örneği
    (2024) Alkan, Celalettin
    Süyûtî’nin (ö. 911/1505) seçkin eserlerinden biri olan ed-Dürrü’l-mensûr, rivayet türü tefsirlerin en kapsamlılarındandır. Süyûtî bu eserinde ayetleri tefsir ederken kendi kanaatlerini sunmaktan kaçınmış, bunun yerine tamamen elinde bulunan rivayetleri kullanmayı tercih etmiştir. Benimsediği yöntem sayesinde ken-di dönemine kadarki tefsir müktesebâtının hatırı sayılır bir kısmını toplayacak şekilde oluşturduğu ed-Dürrü’l-mensûr, bu haliyle adeta bir tefsir koleksiyonunu andırmaktadır. Yalnızca rivayetlerden müteşekkil yapısı onu mutlak bir rivayet tefsiri kılmaktadır. Bu eserin dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri ise bazı kaynaklarının günümüze ulaşamamış olmasıdır. Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî’nin (ö. 212/827) tefsiri de bu kayıp kaynaklardan bir tanesidir. Firyâbî daha çok hadisçiliği ve tefsirciliği ile meşhur olan, hadis otoriteleri tarafından genellikle “sika” kabul edilen muteber bir âlimdir. Onun rivayet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’nin tümünde yer almıştır. Kendisiyle aynı nisbeyi taşıyan ve ülkemizde de tanınan Ebû Bekr Ca‘fer b. Muhammed b. el-Hasen el-Firyâbî’den (ö. 301/913) yaklaşık bir asır önce yaşamıştır. Kaynaklardaki nisbesine göre Türk olduğu bilinmektedir. Firyâbî bunların yanı sıra erken dönemin tanınmış simaların-dan olan Süfyân es-Sevrî’nin (ö. 161/778) gözde öğrencisidir ve ünlü hadis alimi Buhârî’nin (ö. 256/870) en büyük hocalarından biridir. Tüm bu yönler dikkate alındığında Firyâbî’nin tefsirinin elimizde olmaması üzücü bir kayıptır. Onun ed-Dürrü’l-mensûr aracılığıyla muttali olabildiğimiz rivayetlerine bakıldığında pek çok konuya geniş bir yelpazede değindiği anlaşılmaktadır. Bu rivayetler sonraki dönemlerde yazılan tefsirlere kaynaklık etmiş ve günümüzdeki tefsir anlayışlarının teşekkülünde önemli bir rol oynamıştır.
  • Öğe
    Modern Dönem Kıssa Teorisine İlişkin Bir Analiz: İzzet Derveze Örneği
    (Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, 2024) Kılıç, Hasan
    Modern dönem müfessirlerinden İzzet Derveze (öl. 1984), kıssa teorisi ve Kur’ân kıssalarını yorumlama yöntemiyle geleneksel anlayıştan büyük ölçüde farklılaşmaktadır. Derveze vahyin doğrudan muhatapları konumundaki ilk neslin kıssalarla ilgili bilgilere vakıf olduğu kanaatindedir. O, bu görüşünü Kur’ân âyetlerinin yanı sıra Kitâb-ı Mukaddes metinlerinden yaptığı çeşitli iktibaslar yoluyla delillendirmeye çalışmıştır. Bu çerçevede iddiasını destekleyen âyetleri ön plana çıkarmış, iddiasıyla örtüşmeyen âyetleri ise kimi zaman zorlama yorumlarla te’vil etme yoluna gitmiştir. Derveze’nin teorisini zayıflatan bu yaklaşımın benzerini Kur’ân kıssalarını önceki semavî kitapların muhtevasıyla mukayese etmesinde de gözlemlemek mümkündür. O, Kitâb-ı Mukaddes metinlerinde Kur’ân ile çelişen ifadelere rastladığında sadece nüzûl dönemindeki orijinal nüshalarda bulunan bilgilerin Kur’ân’la uyumlu olduğunu söylemekle yetinmektedir. Derveze ayrıca kıssa bilgisini sadece Allah’ın kendi zatına mahsus kıldığı müteşâbihler kapsamında telakki ettiği için kıssaları iman edilmesi gereken dinin tâli unsurlarından biri olarak nitelendirmiştir. Bu nedenle kıssalardaki kelime ve terkiplerin tahlil edilmemesi gerektiği düşüncesini savunmuştur. Ancak modern çağın etkisiyle zaman zaman kendisi de yöntemine sadık kalmayarak kıssalardaki mucizevî unsurları te’vil etmek suretiyle onları makulleştirmeye çalışmıştır. Kimi zaman da kıssalardaki birtakım çelişkili ifadelere işaret etmiş ancak bunları telif etmeye ve çözümlemeye yönelik hiçbir öneride bulunmamıştır. Bu durum bazı oryantalistlerin Kur’ân’la ilgili olumsuz söylemlerinin hareket noktası olmuştur. Çalışma bu bakımdan Derveze’nin kıssaları anlama ve yorumlamada geliştirdiği teorinin özgünlüğünü ve tutarlılığını tartışmayı amaçlamaktadır. Bunun için Derveze’nin kıssalara ilgili görüş ve düşünceleri analitik yöntemle incelenecektir. Ayrıca teorisinin tefsir ilmine katkı sağlayan özgün yönlerini tespit edebilmek için Derveze’nin görüşleri ile modern dönemdeki öne çıkan kıssa yaklaşımları mukayeseli bir şekilde ele alınacaktır.
  • Öğe
    Duhâ ve İnşirâh Sûrelerinde Hz. Peygamber’e Yönelik Hitapların Yansımaları
    (Kütahya Dumlupınar Üniversitesi, 2024) Yaşar, Mehmet
    Mekke dönemi, Hz. Peygamber’in ve müminlerin en meşakkatli dönemidir. Bu dönemde İslâmî davet, çeşitli zorluk ve iftiralarla karşılaşmıştır. Nitekim bu dönemde nâzil olan âyetler de müşriklerin tavırlarını eleştirerek, müminlerin karşılaştıkları zorluklara karşı onlara destek olmuştur. Hz. Peygamber’i, müminleri destekleyip müşriklerin iftiralarına cevap veren sûrelerin başında Duhâ ve İnşirâh sûreleri gelmektedir. Bu çalışma Duhâ ve İnşirâh sûrelerinin Mekke dönemindeki yansımalarının irdelenmesini hedeflemektedir. Konu bütünlüğü açısından sûrelere bakıldığında, her iki sûrenin, tek bir sûre gibi olduğu açıkça görülmektedir. Her iki sûrede de Hz. Peygamber’in geçmişteki bazı vasıflarına vurgu yapılmakta ve onun yaşadığı sıkıntıların Allah’ın yardımıyla çözüleceğine işaret edilmektedir. Sûrelerde Hz. Peygamber’den geçmişte olduğu gibi gelecekte de Allah’a güvenmeye devam etmesi talep edilmekte ve tüm eylemlerinde onun rızası çerçevesinde hareket etmesi istenmektedir. Bu iki sûrenin tamamında, ilâhî iradenin Hz. Peygamber üzerindeki etkisi canlı ve hissedilir bir şekilde ortaya konmaktadır. Bu çalışma, siret-nüzûl ilişkisi göz önünde bulundurularak ilgili sûrelerin Hz. Peygamber’in ve müminlerin üzerindeki etkisinin yanı sıra Mekke dönemindeki yansımalarını ortaya koymaktadır. Çalışmada sûrelerde zikri geçen dalâlet, vizr gibi bazı mücmel ifadelerin, zâhirî anlamından hareketle Hz. Peygamber’in günah işlediği yahut risâlet öncesi dalâlet üzerine olduğu şeklindeki yorumların bütüncül olmadığı görülmüştür. Bunun yanı sıra, sûrelerde zikri geçen âhiret, razı olma hali gibi ifadelerin sadece cennet bağlamında zikredilmesinin yeterli olmayacağı, Hz. Peygamber’in daveti üzerinde de olumlu yansımaları olduğu ortaya konmuştur.
  • Öğe
    Cahiliye Devri Arap Şiirinde Tutsak Kadın Algısı
    (Ankara Üniversitesi, 2024) Yılmaz, Mehmet
    İnsanlık tarihi boyunca varlığı koruma içgüdüsü, gelir dağılımında hakkaniyetten uzaklaşma ve çıkara dayalı çarpık ilişkiler gibi nedenlerle topluluklar arasında savaşlar sürüp gitmiştir. Cāhiliye dönemi Arap topluluklarında da benzer sebeplere dayalı savaşlar sıkça yaşanmıştır. Sınırlı sayıdaki su kaynaklarını ele geçirmek amacıyla çoğu defa hasım kabilelere baskınlar düzenlenmiş veya göğüs göğüse çarpışmalar meydana gelmiştir. Baskınlar ve savaşlar sırasında ele geçirilenler arasında kadınlar da yer almıştır. Yapılacak esir değiş tokuşu pazarlıklarında koz olarak kullanılmak üzere özellikle hatırı sayılır ailelere mensup kadınlar hedef seçilmiştir. Saray veya köşklerde refah içerisinde yaşayan elit tabakaya mensup kadınlar beklenmedik bir anda kendilerini hasım tarafın eline esir düşmüş olarak bulabilmişlerdir. Arkada gözleri yaşlı çocuklar, ebeveynler ve yakınlar bırakmışlardır. Bu çalışma, baskınlar ve savaşlar sırasında tutsak alınan kadınların akıbetlerinin ve karşılaştıkları muamelelerin Cāhiliye dönemi Arap şiirine olan yansımalarını ele almaktadır. Cāhiliye dönemi Arap şairlerine ait ilgili beyitler çalışmanın esasını oluşturmaktadır. Zira şair, yaşadığı çevrenin kültürünü, tanık olduğu hadiseleri ve hadiseler karşısındaki duygularını beyitlere yansıtır. Çalışma, şiirlerdeki tutsak kadın tasvirleri üzerinden Câhiliye döneminde savaşlar nedeniyle oluşan olumsuz durumu ortaya koymak bakımından önem arz etmektedir. Çalışmada tarama, tasnif ve tahlil yöntemleri kullanılmıştır.
  • Öğe
    Gazzâlî Özelinde Eş‘arîlere Göre Duyusal Bilginin Zaruri Oluşu ve Hissî Kerame-tin İmkânı
    (Aksaray University, Faculty of Islamic Sciences, 2024) Şavluk, Hikmet; Hacak, Hasan
    Tabiatçı filozofların öne sürdüğü zorunlu nedensellik fikrine karşı peygamberliğin ispatı için erken dönem İslâm düşüncesinde birtakım teoriler geliştirilmiştir. Bu amaçla Mu‘tezilenin geliştirdiği tab‘, i‘timâd ve tevellüd gibi teorileri de zorunlu nedenselliği çağrıştırmaları nedeniyle reddeden Eş‘arîler ise “âdet” teorisini geliştirmişlerdir. Âdet teorisi, nedenselliğin zorunluluğunu reddeden ve tabiatta süreklilik ifade eden sebep-sonuç ilişkisinin gerçekte var olmadığı, varmış gibi algılanmasının alışkanlık kaynaklı olduğunu ileri sürer. Fakat Gazzâlî ve kimi kelâmcılar hârikulâde olayların duyularda şüphe oluşturduğunu ve mûcize gibi hissî kerametin de mümkün olması durumunda duyularda var olan zorunlu bilginin ortadan kalkacağına dair endişelerini ifade etmişlerdir. Çalışmamız, Gazzâlî’nin bu husustaki endişelerinin anlaşılmasının ancak duyusal bilgi ve âdet teorisinin izah edilmesiyle mümkün olacağı hipotezi üzerine kuruludur. Bu amaçla Gazzâlî merkeze alınarak aynı konuda fikirlerini belirten diğer Eş‘arî kelâmcıların eserleri incelenerek doküman analizi yapılmış, elde edilen veriler söylem analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Neticede, Gazzâlî’nin duyulara dayalı bilgide şüpheci ve agnostik bir bilgi anlayışından kaçınma çabası nedeniyle hissî kerametlerin gerçekleşmesinin imkanı hususunda diğer Eş‘arî kelâmcıların baskın olarak öne çıkan görüşlerinden farklı bir tavır takındığı tespit edilmiştir. Böylelikle çalışma literatürde Gazzâlî’nin Eş’arî mezhebine bağlılığının derecesi hakkında yürütülen araştırmalara ele alınan konu üzerinden bir katkı sunmayı hedeflemektedir.
  • Öğe
    Muhammed Ebû Zehre’ye Göre Kur’ân Kıssalarının Özgün Yönleri
    (Aksaray University, Faculty of Islamic Sciences, 2024) Yaşar, Mehmet
    Geçmişten günümüze kadar Kur’an kıssaları üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Bu alanda özgün fikirleriyle ön plana çıkan Muhammed Ebû Zehre’de (ö. 1394/1974) bunlardan biridir. O kıssalar konusunu teorik açıdan tartışmakla kalmamış, âyetlerin yorumlanmasındaki pratik etkilerine de yoğunlaşmıştır. Çalışmada onun kıssaların üslûbuna, konuyu aktarım biçimine, mesajlarının içeriğine yoğunlaştığı görülmüştür. Onun nazarında kıssaların, vahyin Allah’ın kelâmı olduğunun kanıtı olarak sunulmasının yanı sıra, tarihte yaşanmış gerçek olayların devam eden izlerinin hatırlatılması üzerinden dersler verilmesi gibi gayeler barındırdığı anlaşılmıştır. Bunun yanı sıra onun Kur’ân’ın, kıssalar üzerinden semavî dinlerin ortak noktalarından bazılarını vurguladığını savunduğu ve bunların neshe tâbi tutulamayacağının altını çizdiği görülmüştür. Ebû Zehre’nin bazı kıssaların tekrarını, İslâm düşünce sisteminin zihinlere yerleşmesi ve bu düşüncelerin pratiğe yansıması için gerekli gördüğü çalışmada tespit edilen bir diğer noktadır. Ebû Zehre’nin Kur’an kıssalarının beyânî, iʿcazî, tarihî, gaybî, lugavî, fıkhî boyutları olduğunu ve birçok Kur’ân kıssasının bu zaviyeleri içerdiğini savunduğu ve bu yönleri başarılı bir şekilde ortaya koyduğu örnekler üzerinden ele alınmıştır. Bu çalışma, kıssaların özgün yönlerini ortaya koymak ve âyetlerin anlaşılmasındaki etkisini belirlemek adına, Ebû Zehre’nin kıssalara yaklaşımının tespiti üzerinedir. Bu bağlamda onun Kur’an kıssalarının beyânî, iʿcazî, tarihî, gaybî, lugavî, fıkhî boyutlarını eserlerindeki pratik örneklerle nasıl somutlaştırdığına odaklanılmıştır. Bu çalışmada, Ebû Zehre’nin Zehretü’t-tefâsîr adlı tefsirinden ve Kur’an kıssalarını ele alan diğer eserlerinden istifade edilerek, nitel araştırma yönteminin doküman inceleme modeli kullanılarak, onun kıssaları ele alış yöntemine dair tespitlerde bulunulmuştur.
  • Öğe
    Arap Dilinde “Vâv” (?) Edatının Fonksiyonları
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2020-03-18) Geylani, Mahfuz
    Edatlar kendi başlarına herhangi bir anlam ifade etmeyen, cümle içerisinde anlam yüklenen unsurlardır. İsim ve filleri birbirine bağlama işlevi görürler. Edatlar konuşan kişinin farklı anlamlar oluşturmak için başvurduğu araçtır. Kendisinden sonra gelen sözcükleri etkilerler. Yani o sözcükler üzerinde amil olurlar. Klasik nahiv kitaplarında isim ve fiilden sonra zikredilen harf bölümünde geniş bir şekilde ele alınırlar. Bu edatlardan Arap dilinde kullanımı geniş olanlardan birisi de “vâv” harfidir. Bu çalışmada “vâv” edatının/harfinin Arap dilindeki işlevine dikkat çekilmiştir.
  • Öğe
    Vakf-ı Lâzım ile İlgili Tespit ve Tahliller
    (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2021-03-21) Kara, Mehmet
    Kur’ân-ı Kerîm’in tilâvetinde âyetlerdeki murâd-ı ilâhînin anlaşılabilmesini temin için mushaflarda yer verilen vakf alametlerine riayet edilmesi önem arz eder. Bu bağlamda değerlendirilen vakf alametlerinden birisi, ilk olarak Ebû Ca‘fer Muhammed b. Tayfûr es-Secâvendî’nin (ö. 560/1164) ihdas ettiği ve mushaflarda (? (remzi ile gösterilen vakf-ı lâzımdır. Secâvendî’nin vakf tasnifi içerisinde en önemli vakf türü sayılan vakf-ı lâzımın inceleneceği bu çalışmada, öncelikle bu vakf türünün kavramsal çerçevesi, vakf-ibtidâ ilim tarihindeki yeri, önemi ve diğer vakf türleri ile benzer ve farklı yönleri üzerinde durulmuş; daha sonra ülkemiz mushaflarındaki vakf-ı lâzım alameti bulunan âyetlerin kategorik tasnifi ile bazı âyetlerin tahliline yer verilmiştir. Bunun neticesinde vakf-ı lâzım alameti bulunan yerlerdeki vakf gerekliliğinin gerekçesi tespit edilmeye çalışılmış ve aynı gerekçeyi ihtiva eden bazı yerlerde bu tarz bir vakf yaklaşımının tercih edilmemesinin muhtemel nedenleri değerlendirilmiştir.