Temel İslam Bilimleri Bölümü Koleksiyonu
Bu koleksiyon için kalıcı URI
Güncel Gönderiler
Öğe Tuhfetü’ş-Şâhân Kapsamında 17. Yüzyıl Osmanlı Fakihlerinden Ebü’l-Bekā el-Kefevî’nin İslâmî Finans ve Sermaye Edinme Yöntemlerine Dair Görüşleri(Şırnak Üniversitesi, 2025) Çöklü, RamazanEbü'l-Bekâ el-Kefevî, 17. yüzyıl Osmanlı toplumunda müderrislik, müftülük ve kadılık görevlerinde bulunmuş, yaşadığı döneme damgasını vuran meşhur âlimlerden biridir. Babası da âlim olan Kefevî, eserlerinde İslâmî ilimlerin çeşitli alanlarında bilgiler veren müdakkik ve yetkin bir şahsiyettir. Özellikle Tuhfetü'ş-şâhân’da fıkıhtan kelâma, tasavvuftan ahlâka, astronomiden tefsire kadar pek çok ilimde tartışma konusu olan meselelere değinmiştir. Daha da önemlisi, eserin önemli bir kısmında 'mesele' adlı başlıklar altında birçok güncel fıkhî meselenin hükmünü açıklamış, bir bakıma 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun dinî, kültürel ve sosyal hayatını, örf ve âdetleri resmetmiştir. Tuhfetü'ş-şâhân bu yönüyle bir fetva kitabını andırmaktadır. Bu araştırmada da Kefevî’nin İslâmî finans ve sermaye edinme yöntemleri hakkındaki bazı görüşleri incelenmiş; para vakıfları, muâmele-i şer'iyye, bazı fâsid akitler, haram akitler ve alışverişte helal ve haramlarla ilgili fetvaları açıklanmıştır. Araştırma, Osmanlı devletinin büyük ekonomik kriz yaşadığı bir dönemde kadılık yapması nedeniyle halkın bizzat içinde ve ticarî işlerine son derece vakıf olan bir âlimin fetvalarını incelediği için önemlidir. Zira bilindiği üzere her kriz kendi fırsatçılarını doğurur. 17. yüzyıl Osmanlı toplumunda da krizi fırsat bilerek halkı aldatmaya çalışan, stokçuluk yapan, faiz ve benzeri şüpheli işlemlere başvuran insanlar türemiştir. Devletin ve halkın içine düştüğü ekonomik buhranı lehine çevirmeye çalışan, karşılıklı ticarî ilişkilerde İslâm'ın izin vermediği finans ve sermaye edinme yöntemlerine başvuran yeni fırsatçılar ortaya çıkmıştır. Muhtemelen bu sâikten hareketle Kefevî, alışverişe dair hükümleri bütüncül ve fıkıh sistematiği üzerine incelemek yerine o dönemdeki insanların ticarî faaliyetleriyle ilgili güncel meselelere yer vermiş, başka bir ifadeyle 17. yüzyıl Osmanlı toplumunun ticârî işlemlerine özgü çeşitli teknik konuların hükmünü açıklamıştır. Ayrıca Kefevî, yaşadığı çağın şartlarını göz önünde bulundurarak bazı konularda maslahata binaen ve haksızlığı önlemek için Hanefî mezhebinin genel görüşünün dışına çıkmış, bazı meselelerde de fâsid şartı giderip alışverişleri geçerli ve helal kılacak çıkış yolları üretmiştir. Böylece ticarî işlemlerin İslâm hukukunun sınırları içerisinde sürdürülebilirliğini sağlamıştır. Özellikle para vakıflarında yapılan işlemlerle ilgili literatürde benzerine pek rastlamadığımız ve bu konuda yazılan eserlerde yer almayan özgün bir görüş ortaya koymuştur. Araştırma, bu denli muhakkik bir âlimin görüşlerini incelemesi nedeniyle de önem arz etmektedir. Zira Osmanlı ekonomisine ve ticarî faaliyetlerine dair çeşitli akademik çalışmalar yapılsa da sırf ticarî sapmalara odaklanan ve çözüm yollarının ön planda olduğu yeterli sayıda araştırmanın mevcut olmadığı fark edilmiştir. Yine araştırmada sadece Kefevî’nin görüşlerinin ortaya çıkarılmasıyla yetinilmemiş, onların, müntesibi olduğu Hanefî mezhebinin genel görüşlerine uygunluğu da tespit edilmeye çalışılmıştır. Bunun yanı sıra araştırma Kefevî'nin fıkıhçılığı hakkındaki Türkçe ilk akademik çalışmalardan biridir. Daha önce Tuhfetü'ş-şâhân'la ilgili bir değerlendirme çalışması yapılsa da burada eserin genel özellikleri açıklanmış, muhteva analizi yapılmadığı gibi Kefevî'nin görüşleri tespit ve tahlil edilmemiştir. Araştırmanın temel kaynağı Kefevî'nin Tuhfetü'ş-şâhân adlı eseridir. Çalışma boyunca eserin Osmanlı arşivlerinde bulunan matbu ve yazma nüshalarının yanı sıra İslâm iktisadı ve finansıyla ilgili klasik ve modern kaynaklardan da yararlanılmıştır. Araştırmada önce Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıldaki ekonomik durumuyla ilgili bilgi verilmiştir. Sonrasında Kefevî'nin görüşleri çerçevesinde Osmanlı halkının o dönemdeki alışveriş kültürü, bazı finans ve sermaye edinme yöntemleri üzerinden açıklanmıştır.Öğe Middle School Inclusion Students' Perceptions of Educational Institutions and Their Perspectives on the Challenges They Encounter(Sage Publications Inc, 2025) Koç, Ahmet; Sarıtekin, Tuğba; Demirkaya, Hilmi; Boran, Mustafa; Çal Pektaş, Ülkü TuğçeThis study offers an in-depth exploration of the lived experiences and challenges faced by middle school students enrolled in inclusive education programs in rural southwestern Turkey. Unlike previous research that often focuses on policy or teacher perspectives, this study centers student voices, highlighting how they navigate academic, social, and emotional dimensions of inclusion. Through qualitative analysis of semi-structured interviews with 15 students from two rural secondary schools, the findings reveal that students view school not only as a site of academic learning but also as a key space for social connection and emotional expression. While many students reported general satisfaction with mainstream education, critical concerns emerged regarding the adequacy and accessibility of special education services. Furthermore, the study identifies both supportive and exclusionary peer behaviors, as well as varying degrees of student-teacher communication quality. By foregrounding students' perspectives, this research contributes original insights into how inclusive practices are experienced on the ground and offers actionable recommendations for creating more responsive and equitable school environments. Implications for inclusive education policy and practice are discussed, and directions for future research are proposed.Öğe Taberî’nin Tefsirinde İcmâ: Kavramsal Çerçevesi, Kaynaklık Niteliği ve Yorumsal Uygulamaları(Sakarya Üniversitesi, 2025) Yaşar, MehmetTefsir literatüründe icmâ konusuna atıfta bulunan birçok tefsir kaynağına rastlamak mümkündür. Özellikle klasik dönem tefsirlerinde icmâın ciddi bir karşılığı mevcuttur. Bu açıdan bakıldığında tefsir ilminde icmâın hangi gerçekliğe karşılık geldiği, Müslüman âlimlerin tamamının bir âyetin anlamı üzerinde ittifak etmelerinin pratik anlamda mümkün olup olmadığı gibi soruların cevaplandırılması, bu meselenin tefsir literatüründeki yerinin anlaşılması açısından son derece önemlidir. Klasik dönemde bu önemli isimlerden biri, Taberî’dir (öl. 310/923). Onun Câmiʿu’l-beyân adlı tefsiri incelendiğinde icmâı tefsir ilminin beslendiği temel kaynaklarından biri olarak konumlandırdığı görülmektedir. Taberî, birçok âyetin tefsirinde icmâ deliline atıfta bulunmakta ve bu delilden hareketle selefin görüşlerini değerlendirmeye tabi tutmaktadır. Bu yönüyle o, icmâ delilini, tefsirinin temel kaynaklarından biri olarak görmektedir. Taberî icmâ delilini çok yönlü kullanmaktadır. Tespit edildiği kadarıyla o, kimi zaman doğrudan icmâ ifadesine atıfta bulunarak ilgili âyette ittifak olduğunu belirtmektedir. Böylelikle âyetin tefsirini spesifik bir anlamla sınırlandırmaktadır. Bazen de anlam açısından birbirini tamamlayıcı görüşleri, ihtilaf penceresinden değerlendirmeyerek âyetin tüm anlamlarının doğruluğunu ortaya çıkaran icmâa işaret etmektedir. Bu bakış açısıyla o, âyetin işaret ettiği tüm mânaların doğruluğunu vurgulamaktadır. Bununla beraber Taberî, icmâ kelimesini mutlak anlamdaki ittifak mânasında kullanmadığı birçok âyet yorumunun mevcut olduğu da dikkat çekmektedir. Nitekim o, bir-iki kişinin, âyetlerin yorumunda cumhura muhalefet etmesine itibar etmemekte ve sayıca az kişilerin, genel kanaatin aksine olacak tercihlerini icmâa halel görmemektedir. Dolayısıyla Taberî’nin tefsirinde icmâın hücceti ve bağlayıcılığı açıktır. Bu çalışma tümevarım yöntemiyle Taberî’nin perspektifinden hareketle icmâ delilinin tefsir literatüründeki yerini ortaya koymayı hedeflemektedir. Bu yapılırken de alanın önemli isimlerinden Taberî’nin tefsiri merkeze alınacak ve yer yer mukayeseli okumalar yapılacaktır.Öğe İslam Hukuk Düşüncesinde Maslahatın Tespiti ve Naslara Takdîm Edilip Edilmeyeceğine Dair Bir İnceleme(Şırnak Üniversitesi, 2025) Koçinkağ, Mansurİslam hukuku, Müslümanların nas merkezli geliştirdiği bir hukuk sistemidir. Ancak sahâbe döneminden itibaren onun, makul ve rasyonel bir zemine oturması için yoğun çaba sarf edilmiş ve bu bağlamda kıyas, istihsân, maslahat-ı mürsele gibi pek çok yöntem geliştirilmiştir. Bu yöntemlerin işletilebilmesi için ahkâmın dayandığı illet, hikmet ve maslahatın tespit edilmesi ve onların ışığında akıl yürütülmesi gerekmektedir. Bununla irtibatlı şekilde ortaya çıkan maslahat teorisi, bazı araştırmacılar tarafından Müslümanların modern dönemde karşılaştığı sıkışmışlığın çıkış yolu kabul edilirken diğer bazı araştırmacılar tarafından şeriatı tahrip eden bir yöntem kabul edilmesi nedeniyle sert eleştirilere maruz kalmıştır. Bu çalışma, yeterince ele alınmadığı ve incelenmediği düşüncesinden hareketle maslahat teorisinin temel meselelerinden iki hususu ele alıp incelemeyi hedeflemektedir. Birinci alt başlıkta maslahatın neyle tespit edileceği ele alınacak ve bu hususta ulemânın farklı kanaatlerine temas edilecektir. İkinci alt başlıkta ise maslahatın naslarla çelişip çelişmeyeceği meselesi ve çelişmesi durumunda nasıl bir yöntemin takip edileceği üzerinde imali fikirde bulunulacaktır. Yaygın kanaate göre maslahat nasla tespit edilen bir husus olduğundan onunla çelişmesi düşünülemez. Fakat bazı İslam hukukçularına göre maslahat, dünyevî alanlarda naslarla değil toplum ve akıldan hareketle tespit edildiğinden onlarla çelişmesi teorik olarak mümkündür. Nitekim bu düşünceye sahip olan Necmeddîn et-Tûfî, maslahatı müstakil bir delil kabul edip onun nas ve icmâa takdîm edileceğini iddia etmektedir.Öğe Fıkıh Usulü-Kelâm-Belâgat Üçleminde Haberin Sıdkı ve Kizbi Teorisi(Anadolu İlahiyat Akademisi, 2025) Çöklü, RamazanBu araştırmada haberin sıdkı ve kizbi tartışması fıkıh usulü, kelâm ve belâgat ilişkisi çerçevesinde incelenmiştir. Kelâmî boyutuyla ilk olarak Mu'tezilî kelamcılardan Nazzâm (öl. 231/845) ve Câhiz’in (öl. 255/869) tevhit ve adalet prensipleriyle ilgili görüşlerini temellendirmek amacıyla ortaya attığı bu konu, aralarındaki ilişkiden dolayı fıkıh usulü ve belâgat ilimlerine de geçmiştir. Haberin sıdkı ve kizbi meselesi, çeşitli ilmî disiplinlere konu almasına rağmen teorik bir zeminde tartışılmıştır. Yani fıkhın fürûuyla ilgili meselelere genel itibariyle bir etkisi yoktur. Daha önce bir bölümünde bu konunun incelendiği bir doktora çalışması yapılmıştır. Ancak bu araştırmada sadece Cumhur, Nazzâm ve Câhiz’in görüşüne yer verilmiş, meselenin kelâm ve fıkıh usulü ilmindeki yönü ise kapsam dışı bırakılmıştır. Araştırmamız ise altı farklı görüşe yer verilmesi nedeniyle mevcut çalışmaların en kapsamlısıdır. Yine araştırmamızda ilk kez meselenin kelâm ve fıkıh usulü ilimleriyle ilişkisi somut bir şekilde ortaya koyulmuştur. Bunun yanı sıra Câhiz’in görüşünü hangi bilgi kuramına kıyasla temellendirdiği ilk kez açıklanmış ve Kādî Abdülcebbâr (öl. 415/1025) ile Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin (öl. 436/1044) yaklaşımlarına da yer verilerek ilk dönem Mu‘tezile âlimleriyle sonraki dönemdekilerin görüşleri mukayese edilmiştir. Diğer taraftan araştırma, İslâmî ilimler arasındaki ilişkiyi göstermesi ve çok yönlü meselelerin ancak her bir ilim dalındaki bağlantısıyla birlikte incelendiği takdirde lâyıkıyla anlaşılacağını ortaya koyması bakımından önem arz etmektedir. Âlimlerin geneli haberin sıdkı ve kizbi meselesinde realiteyi ve gerçeğe uygunluğu esas almışlar ve haberin sadece doğru ve yalan şeklinde iki kısma ayrıldığını ileri sürmüşlerdir. Nâzzam ve Câhiz’in görüşleri Mu‘tezilîler tarafından da makul bulunmamış, onlara karşı en ağır eleştiriler Mu‘tezilîler tarafından yöneltilmiştir. Bununla birlikte Nâzzam ve Câhiz bazı âlimleri etkileyebilmişler, daha da önemlisi pek çok âlimin dahil olduğu, asırlarca süregelen ilmî bir tartışmanın literatüre girmesine neden olmuşlardır. Araştırmada haberin sıdkı ve kizbi meselesinin ayrıntılı bir şekilde incelendiği pek çok klasik fıkıh usulü, kelâm ve belâgat eserlerinden, modern dönemde yazılan Arapça ve Türkçe akademik çalışmalardan faydalanılmıştır. Önce haberin tanımı ve mahiyeti hakkında kısa bilgi verildikten sonra meselenin kelâmî ve fıkhî arka planı açıklanmış, ardından haberin sıdkı ve kizbi hakkındaki genel yaklaşımlar ortaya koyulmuştur. Bu kapsamda Nâzzam, Câhiz, cumhur ulemâ, Râgıb el-İsfahânî (öl. 5/10. yüzyılın ilk çeyreği) ve Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin görüşüyle İbnü’l-Hâcib’in (öl. 646/1249) naklettiği; sahibi meçhul olan bir görüşe yer verilmiştir.Öğe Zeyd b. Sâbit’in (ö. 45/665) Ferâiz Adlı Eseri ve Ebü’z-Zinâd’ın (ö. 130/748) Şerhi(Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, 2018) Koçinkağ, MansurKaleme alınan eski hukuk/fıkıh metinlerden biri, Zeyd b. Sâbit’e nisbet edilen Ferâiz adlı eserdir. Pek çok klasik metinde bu esere atıfta bulunulmakta ve Zeyd b. Sâbit’in ferâiz ilmine vukûfiyetinden bahsedilmektedir. Fakat görebildiğimiz kadarıyla fıkıh ilminin tedvin tarihiyle ilgilenen pek çok araştırmacı, bu risâlenin günümüze ulaştığından haberdar değildir. Risalenin ehemmiyetine binaen bu çalışmada, Zeyd b. Sâbit’in Ferâiz adlı eserini, çok erken dönemde Ebü’z-Zinâd tarafından yapılan şerhiyle beraber tahkik etmeye çalışacağız. Böylece sahâbe döneminde kaleme alınan ve tâbiîn neslinden olan biri tarafından şerh edilip günümüze ulaşan en eski hukuk metinlerinden birini müstakil şekilde araştırmacıların istifadesine sunmuş olacağız. [AR] من أوائل الكتابات الفقهية القديمة رسالةُ الفرائض لزيد بن ثابت [ت. 45/665]. والتي تحدث عنها العديد من النصوص الكلاسيكية، وعن تمرس زيد بن ثابت في هذا العلم، لكن على حسب ما توصلتُ إليه فإن كثيرا من الباحثين الذين تحدثوا عن تاريخ تدوين الفقه لم يطلعوا على هذه الرسالة. ولأهمية هذه الرسالة، في هذا البحث سنحاول نشرها مع شرحها لأبي الزناد [ت. 130/748] الذي كتبه في وقت مبكر جدا. وهكذا سنقدم هذه الرسالة مستقلة لاستفادة الباحثين. وهي من أوائل الكتب الفقهية التي وصلتنا لأنها دونت في زمن الصحابة، وشرحت في عصر التابعين. [EN] One of the old law/fiqh texts is Farāiz which is thought to be written by Zaid ibn Thābit (d. 45/665). In many classic texts it has been refered to this book and it is mentioned that Zaid ibn Thābit's expertising on the ilm al farāiz. But our findings show that many of researchers who study on the history of codificaditon of Islamic law have not seen this book. In this study, because of the importance of the book, we publish Zaid's Farāiz and the comments written in very early period by Abu'z-Zinad (d. 130/748) on it. Thus, Risāla al Farāiz, one of the oldest fiqh texts written in the period of the Sahāba and expounded in the period of the Tābiūn, will be present to the interest of researchers.Öğe Kur’ân’a Göre Âhiretteki Sorgunun Mahiyeti(2024) Kılıç, HasanÂhiret hayatına ilişkin yapılan tasvirler Kur’ân’da en yoğun şekilde işlenen konular arasında yer almaktadır. Bunun en temel sebebi, âhiret inancı ve hesap verme bilincini insanın zihin ve gönlüne yerleştirerek davranışlarının olumlu yönde değişimini sağlayabilmektir. Ayrıca birçok farklı olay ve hadisenin yaşandığı âhiretin çeşitli aşamaları hakkında muhatapları bilgilendirmek de bu sebepler arasında yer almaktadır. İnsanın yaptıklarının hesabını vermek üzere sorguya çekileceği süreç âhiretin önemli aşamalarından biri olarak ön plana çıkmaktadır. Sorgu âhiretin en temel esaslarından biri olmasına rağmen bazı âyetlerde bu gerçekle çelişecek şekilde günahkâr ve suçluların sorguya çekilmeyeceğine, onların konuşmasına, özür beyanında bulunmasına müsaade edilmeyeceğine dair çeşitli bilgilere rastlanmaktadır. Âyetler arasındaki bu müşkillik genellikle âhiret gününün çok uzun bir zaman dilimini içeren farklı aşamalardan oluştuğu, bu aşamaların bazılarında sorgu yapılacağı, bazılarında ise sorgunun olmayacağı şeklindeki teoriyle izale edilmiştir. Ancak Kur’ân’da kıyamet-âhiret süreçlerinin sistemli bir aşama ve sıralama çerçevesinde anlatma gibi bir gayenin bulunmaması önerilen çözüm yöntemini yetersiz hale getirmektedir. Âyetlerin bağlamı ve konuyla ilgili rivayet malzemesi birlikte değerlendirildiğinde çelişki arz eden hususların her biri esasında âhiret hayatının korkunç ahvaline yönelik farklı anlam çağrışımları yapmaktadır. Buna göre sorguya çekme, işledikleri kötü söz ve eylemler sebebiyle suçlu ve günahkârların kusurlarını, hatalarını ortaya dökerek onları rezil etme ve aşağılama amacına matuftur. Sorguyu nefyeden ifadeler ise azabı hak eden kimselere kesinlikle merhamet edilmeyeceğini, onlar için özür ve mazerette bulunma müddeti kadar bile süre verilmeden cehenneme atılacakları uyarı ve ikazını içermektedir. Sorgunun azarlama ve kınama eylemine dayalı psikolojik bir azap vasıtası olması sebebiyle bu incitici muameleye maruz kalacak grup olarak müşrikler ön plana çıkmakla beraber bazı âyetlerde müminlerin hatta peygamber ve meleklerin sorguya çekileceğine işaret edilmektedir. Bu bakımdan çalışma konuyla ilgili müşkillik arz eden hususları açıklığa kavuşturma, sorgunun işlenen ameller hakkında bilgi sahibi olmaktan ziyade kötü amel sahiplerinin psikolojik şiddete maruz kalacağı bir aşamaya tekabül ettiğini vurgulama amacı taşımaktadır. Bunun için ilk olarak sorgu süreci ve bu süreçle çelişen âyet ifadelerinin genel bir değerlendirmesi yapılarak âhiretteki sorgunun günahkârlara yönelik uyarı ve tehdit anlamı içerdiği belirtilecektir. Ardından Kur’ân’da sorgulanacak hususlar muhatap kitleyi gözeten bir tasnif doğrultusunda incelenecektir. Bu sayede sorgu konusu yapılacak söz ve eylemlerin benzerlikleri, ortak noktaları tespit edileceği gibi peygamber ve melekler için bu sürecin taşıdığı anlama ilişkin belirli bir kanaate ulaşılacaktır. Son olarak ise cennete girecek müminlerin sorgulanıp sorgulanmayacakları veya bu süreç sırasında müşriklerden farklı olarak güzel muamelelerle karşılaşacaklarına dair Mâverdî (öl. 450/1058) kaynaklı bilgi malzemesi, sorgunun mahiyet ve kapsamı çerçevesinde tartışmaya açılacaktır. Araştırmanın kapsamı Kur’ân’daki âhiretteki sorguyla ilişkili âyet ifadelerinin tahlil ve analiz edilmesiyle sınırlı olmakla birlikte çalışmada bu sürece işaret eden başka âyetler de inceleme konusu yapılacaktır. Yöntem olarak tahlilî metot izlenerek, Kur’ân’daki ifadelerin anlamını tespit etmede âyetin bulunduğu bağlam ve konu bütünlüğü hareket noktası olacaktır. Ayrıca Hz. Peygamber’in hadisleri başta olmak üzere konuyla ilgili rivayet malzemesi gerek doğru anlamı belirlemede gerekse varılan neticenin tutarlılığını tespit etmede daima göz önünde tutulacaktır.Öğe Mütevâtir Haber ile Hadis İlmi Arasındaki Bağ(2024) Gökçe, İbrahimRivâyetler, geçmişten geleceğe kurulan bilgi köprüleridir. Dünya var olduğu günden beri insanlar geçmişleriyle bu köprüler aracılığı ile bağ kurmuşlar; medeniyetlerinden, kültürlerinden, kökenlerinden ve dinî değerlerinden bu bağ sayesinde haberdar olmuşlardır. İslâm dini başta olmak üzere kadim dinlerin sonraki nesillere yazılı ve sözlü aktarımı düşünüldüğünde haber ve rivâyetin var ettiği bu bağın önemi daha iyi anlaşılmaktadır. İnsanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan haber olgusu, İslâmi ilimler içinde aktarılış biçimi, bilgi değeri gibi kriterlere göre farklı tasnif ve taksimlere tabi tutulmuştur. Bu tasnif ve taksimler içinde haberlerin mütevâtir ve âhâd olarak iki kısımdan oluştuğu kabulü daha fazla benimsenmiştir. Bununla birlikte her iki kavram hakkında “varlıkları, şartları ve delil kabul edilme durumları” gibi konularda geçmişten günümüze devam eden yoğun tartışmalar da yaşanmıştır. Bu bağlamda özellikle müteahhir dönem hadis tarihinde âhâd ve mütevâtir haber üzerine kavramsal tartışmalar yapıldığı bilinmektedir. Çalışmamız bu tartışmalardan biri olan mütevâtirin hadis ilminin konusu olmadığı, fıkıh ilminden alındığı iddiasını ve bu iddianın gerekçelerini araştırmayı hedeflemektedir. Çalışma esnasında, tartışmanın mütevâtir haberin hangi şartlar altında kesin ve yakînî bilgi ifade ettiği noktasında yoğunlaştığı tespit edilmiştir. Bir rivâyetin mütevâtir olabilmesi için naklin yapıldığı dönemin doğal şartlarına göre her tabakadaki râvilerin sayısal çokluklarından dolayı yalan üzere ittifak etmelerinin mümkün olmaması gerektiğini ileri sürenler, mütevâtir kavramının hadis ilminin bir parçası olamayacağını savunmaktadırlar. Onlara göre râvilerin yalan üzere ittifak etmelerinin imkansızlığı çok sayıda olmaları ile gerçekleşmekte ve bu da haberin kesin bilgi ifade ederek mütevâtir olarak nitelenmesini sağlamaktadır. Doğal olarak râvi incelemesi sonrasında rivâyetin makbul olup olmadığına karar veren isnâd ilmi, sayısal çokluk sebebiyle yalan söyleme ihtimali olmayan ve kesin bilgi ifade eden bir haber ile ilgilenmeyecektir. Ayrıca hadislerin tabakalardaki râvi sayıları incelendiğinde sayısal çokluk sayesinde mütevâtir kabul edilebilecek rivâyet bulmak neredeyse imkansızdır. Bu görüş sahipleri bu iki gerekçeden hareketle mütevâtir haber kavramının hadis ilmiyle doğrudan bir bağı olamayacağını savunmuşlardır. Mütevâtir haberlerin kesin bilgi ifade etmesini râvilerin yalan üzere birleşme ihtimallerinin bulunmaması olarak kabul etmekle birlikte bunun sadece sayısal çokluk veya mekânsal uzaklık ile sınırlandırılmaması gerektiğini savunanlar ise, râvilerin sahip oldukları üstün meziyetlerin de hesaba katılması gerektiğini savunmuşlardır. Onlara göre mütevâtir haberin belirleyici şartı “yalan üzere ittifakın mümkün olmamasıdır” ve bu, râvilerin sıfatları ile de gerçekleşebilir. Bu açıdan bakıldığında mütevâtir haber hadis ilminin konusudur ve hadisler arasında birçok mütevâtir rivâyet bulunmaktadır. Tarafların bu iddiaları gördüğümüz kadarıyla daha önce herhangi bir araştırmaya konu olmamıştır. Biz bu konuyu çalışırken daha çok hadis usûlü eserlerinden istifade etmeye çalıştık. Hadis usûlü eserlerine müracaat esnasında “Mütevâtir haberin hadis ilmi ile bağı nedir? Muhaddislere özgü bir mütevâtir anlayışından söz edilebilir mi? Hadislerin içinde mütevâtir olup olmadığı tartışmasının çıkış noktası nedir?” gibi soruların cevaplarını aradık. Cevaplar aranırken kronoloji takip edilerek görüşlerin aktarılmasına gayret göstermekle birlikte konu bütünlüğünün bozulmaması için bazen bu yöntemi terk etmek zorunda kaldık. Çalışmada eksik tümevarım yöntemiyle bazı genellemelere yer verdiğimizi de ifade etmek isteriz.Öğe 19. Yüzyıl Osmanlı Lübnan’ında Sosyokültürel Değişim ve Fıkhî Açıdan Değerlendirilmesi: Abdurrahman el-Hût’un İrşâdü’l-avâm Adlı Eseri Çerçevesinde Dönemin Güncel Fıkıh Meselelerine Dair Bir İnceleme(2024) Çöklü, RamazanBu araştırmada 19. yüzyıl Osmanlı Lübnan’ında önemli bir figür olan Abdurrahman b. Muhammed b. Dervîş el-Hût’un hayatı, ilmî şahsiyeti ve İrşâdü’l-avâm ilâ sebîli’s-selâm adlı eseri çerçevesinde dönemin Müslüman halkının güncel fıkhî meseleleri ele alınmıştır. 19. yüzyılda Lübnan tıpkı günümüzdeki gibi farklı kökenlere sahip ve farklı inançları benimseyen toplulukların bir arada yaşadığı bir bölgedir. Müslümanlar ile diğer dinlere mensup gruplar arasındaki sosyokültürel etkileşim, birtakım Müslümanların diğer din mensuplarının âdetlerini benimsemesine neden olmuş, Abdurrahman el-Hût da Müslümanları uyarmaya çalışmıştır. İrşâdü’l-avâm onun bu konuları incelediği; yaşadığı dönemin güncel fıkıh meselelerini ele aldığı eseridir. Müellif bu kitapta faiz alıp vermenin, alışverişte hile yapmanın, çalgılı müzik aletlerini dinlemenin, iskambil, tavla, satranç, domino, modern at yarışı ve benzeri oyunları oynamanın, gazino ve meyhane gibi yerlere gidip eğlenmenin ve dinden çıkaran sözlerin hükmünü ele almıştır. Son kısımda da kadınlarla ilgili; kadınların gidebileceği yerler ve modern tesettür modellerine dair açıklamalar yapmıştır. Araştırma İrşâdü’l-avâm’ın Osmanlı arşivlerindeki matbu nüshası esas alınarak yazıya dökülmüştür. Dönemin Osmanlı halkının dinî yaşantısının ve Abdurrahman el-Hût’un ilmî şahsiyetinin ele alındığı ilk çalışmalardan sayılabilecek bu araştırmada önce onun hayatından ve ilmî kişiliğinden söz edilmiş, akabinde Lübnan’daki siyasî ve sosyal hayattan kısaca bahsedilmiştir. İrşâdü’l-avâm’ın genel özellikleriyle devam eden araştırmada son olarak dönemin güncel fıkhî meselelerine yer verilmiştir. Güncel fıkıh meseleleri incelenirken müellifin görüşleri, ileri sürdüğü bazı delillerle birlikte açıklanmış ve analiz edilmiştir. Araştırma, sosyal çevrenin ve kültürel yaşamın fakihin görüşünün belirginleşmesinde etkili olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.Öğe Mele’ İfadesinin Anlam Yelpazesi ve Kur’an Kıssalarındaki Yansımaları(Istanbul University Press, 2021) Yaşar, MehmetKur’an kıssaları, birçok mesaj barındırmaktadır. Bu sebeple de çok çeşitli yönlerden irdelenmesi gerekmektedir. Özellikle Kur’an’ın, aktardığı kıssalarda ön plana çıkardığı ifadelerin ve hakikatlerin incelenip anlaşılması, Kur’an’ın arzuladığı mefhuma ulaşmak noktasında ayrı bir ehemmiyete sahiptir. Kur’an’ın kıssalarda yoğunlukla zikrettiği ve neredeyse her kıssada altını çizdiği ifadelerden biri mele’ ifadesidir. Mele’ Arap dilinde birçok anlama gelmektedir. Kur’an’da da bu ifade çeşitli anlamalarda zikredilmiş ve el-meleü’l-a‘lâ tamlaması şeklinde de kullanılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Kur’an kıssalarının mesajlarının iyi anlaşılması için Kur’an’ın bu ifadeye hangi anlamlar yüklediğinin tespiti son derece önemlidir. Bu çalışma, mele’ ifadesinin gerek Arap dilinde gerekse Kur’an’da hangi anlamlarda kullanıldığını konu edinmektedir. Bu bağlamda meleʾ ve el-meleü’l-a‘lâ ifadeleriyle ilgili müfessirlerin ve Arap dilcilerin görüşleri, ilgili âyetlerin bağlamı ve Kur’an’ın bu ifadeyi zikrettiği yerlerde kıssaların merkezinde değerlendirip değerlendirmediği bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra bu çalışma, meleʾ topluluğunun peygamberlerin davetine, muhataplara ve Mekkî döneme ne gibi yansımaları olduğuna da dikkat çekmeyi hedeflemektedir. The stories within the Qur’an contain many messages. Consequently, it is important to examine the text from various perspectives. In particular, examining and understanding the expressions and truths that the Qur’an espouses is essential understanding its essence. One of the expressions that the Qur’an frequently mentions in the stories is “mele.” Mele has several meanings in the Arabic language. In the Qur’an, this expression is mentioned through various meanings and has been used as the phrase mele’i’l-a’lâ. Therefore, it is extremely important to determine the meanings the Qur’an attributes to this expression to facilitate greater understanding of the messages within the Qur’anic stories. This study analyzes the meanings of the word “mele” used both in the Arabic language and in the Qur’an. In this context, the views of commentators and Arabic linguists on the expressions mele’ and mele’i’l-a‛lâ, the context of the relevant verses, and whether the Qur’an considers this expression at the center of its stories, constitutes the subject of this study. In addition, this study aims to highlight the influence the angel community had on the invitation of the prophets, the addressees, and the Meccan period.Öğe Muhammed Abdurrahîm en-Nehâvendî’nin Nefehâtu’r-Rahmân Fî Tefsîri’l-Kurân Adlı Eserinde Tefsir Usûlünün Temel Konularına Yaklaşımı(İlahiyat Bilimleri Araştırma Vakfı, 2023) Ahmet Kurban, NurBaşlangıcından günümüze kadar tefsir tarihi bilginlerin çok farklı bakış açılarına tanıklık etmiştir. Bu çerçevede yapılan yorumlar soncunda çok geniş bir literatür oluşmuştur. Bunların başında Sünnî ve Şiî ekolleri gelir. Her iki ekolün temel referansları Kur’an ve Hz. Peygamberin sünnetleri olmakla birlikte tevessül ettikleri yorum metotlarının farklı olması nedeniyle elde ettikleri ürünler de farklılık arz ettiği bir gerçektir. Bu iki ekol bazen birbirine zıt kutuplarda varlık gösterirken, bazen de ılım Şî‘î düşünülerin çabalarıyla aradaki farkı en düşük seviyeye indirilmeye çalışılmıştır. Biz bu çalışmada geçtiğimiz yüzyılın başlarında yaşamış Şî‘î müfessirlerinden Muhammed Abdurrahîm en-Nehâvendî’nin Nefehâtu’r-Rahmân fî Tefisri’l-Kur’ân adlı eserini tefsir usulü ve Kur’ân ilimlerinin bazı temel konuları açısından araştırmaya çalıştık. İlk olarak müellifin tefsir ve te’vil kavramını nasıl bir çerçeveye oturttuğunu anlamaya çalıştık. Tabii ki tefsir ve te’vil kavramlarının bir uzantısı olarak zâhir ve bâtın kavramları gelir gelmektedir. Şî‘î yorum geleneğin beslendiği ana damarın bâtınîlik olduğunu biliyoruz. Diğer yandan bazı Şî‘î akımların Kur’ân’ın eksik olduğunu ileri süren iddiaları vardır. Burada Nehâvendî’nin söz konusu yaklaşıma karşı duruşunu tespit etmeye çalışacağız. Kur’ân’ın tedvin aşamasında olup bitenler aslında Şia’nın Kur’ân algısını anlamamıza yardımcı olacak süreçtir. Daha sonra Kur’ân’ın i‘câzı, muhkem-müteşabih, nesh, huruf-u mukattalar ve Kur’ân’ın kıraati gibi konular ile tefsir usulünün temel konularıyla araştırmamızı sınırlandırmış olacağız.Öğe Hz. Peygamber Dönemi Nakîza Şiirleri Üzerine Bir İnceleme: Bedir Savaşında Dırâr b. el-Hattâb ve Ka'b b. Mâlik Örneği(Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, 2023) Yılmaz, MehmetBu çalışmanın konusu Müslümanlarla Müşriklerin ilk defa karşı karşıya geldikleri Bedir savaşı münasebetiyle Mekkeli şair Dırâr b. el-Hattâb (öl. 12/633) ve Medineli Müslüman şair Ka‘b b. Mâlik (öl. 50/670) arasında geçen nakîza türü şiir atışmalarıdır. Problemi ise Bedir savaşı sırasında iman ve şirk blokları tarafından hem propaganda hem de psikolojik üstünlük sağlama aracı olarak kullanılan nakîza şiirlerine yansıtılan yaklaşımların sorgulanmasıdır. Çalışma konusu nakîza şiirleri birbirine zıt iki anlayışı yakından tanıma ve Hz. Peygamber döneminde söylenen nakîza şiirleri hakkında kanaat oluşturma bakımından önem arz etmektedir. Her ne kadar Hz. Peygamber dönemine ait nakîza şiirleriyle ilgili son dönemlerde bazı çalışmalar yapılmış olsa bile bu çalışmalarda detaylara inilmemiş ve genel özelliklere değinmekle yetinilmiştir. Çalışmamızı ayrıcalıklı kılan husus, Bedir’de Mekke ordusunun beklenmedik yenilgisi karşısında Dırâr b. el-Hattâb tarafından dikkatleri dağıtmak ve Medineli Müslümanları itibarsızlaştırmak amacıyla Bedir savaşının Mekkelilerle Medineliler arasında bir kabile savaşı olduğu iddiasının öne sürülmesi gibi beyitlere yansıtılan ilginç yaklaşımlar ve ince detaylardır. Buna mukabil Ka‘b b. Mâlik’in ise bu savaşın imanla küfrün savaşı olduğuna dikkat çekmesi ve Medineli Müslümanların Allah Resûlü’ne verdikleri destek ile övünmesi gibi İslâm inancının izlerini taşıyan yaklaşımları beyitlere yansıtmasıdır. Kuşkusuz Bedir savaşına Medineli Müslümanlarla birlikte Mekkeli Muhacirler de katılmışlardır. Hal böyle olmakla birlikte Ka‘b b. Mâlik, beyitlerde Muhacirlerden söz etmemektedir. Bu durum Ka‘b b. Mâlik’in Dırâr b. el-Hattâb tarafından öne sürülen iddialara karşılık vermeye yoğunlaşmış olabileceği ihtimalini akıllara getirmektedir. Çalışmada nitel yöntem tekniklerinden doküman incelemesi kullanılmıştır. Öncelikle konunun daha iyi anlaşılması amacıyla literatür değerlendirmesi yapılmış ve alanla ilgili çalışmalara kısaca değinilmiştir. Ardından nakîza kavramı ve arka planı hakkında özet bilgiler verilmiştir. Burada Câhiliye şairi İmru’u’l-Kays (öl. 545) ile 'Abîd b. el-Abras (öl. 555) arasında geçen ve nakîza şiirlerinin ilk evrelerine örnek teşkil edecek mahiyette olan iki adet atışma şiirine yer verilmiştir. Daha sonra Mekkeli şair Dırâr b. el-Hattâb ve Medineli şair Ka'b b. Malik'le ilgili özet bilgiler sunulmuştur. Arka plan mahiyetindeki özet bilgilerden sonra Bedir savaşı özelinde her iki şaire ait tespit edilen iki adet nakiza şiiri incelenmiş, tahlil edilmiş ve farklılıklara dikkat çekilmiştir. Dırâr b. el-Hattâb'a ait beyitlerde Câhiliye devri övünme şiirlerinde sıkça rastlanan asalet, usta savaşçı olma ve el açıklığı gibi kavramlar dikkat çekmektedir. Buna mukabil Ka‘b b. Mâlik'e ait beyitlerde ise Allah Resûlü, Allah'tan başka Rab olmadığı, kafir, Cehennem ve Cehennem ateşi gibi İslâm dininin beraberinde getirdiği terimler ve ifadeler yer almaktadır. Her iki şaire ait beyitlerde dönemin yaygın olarak kullanılan savaş düzeni ve savaş araç gereçleri ile ilgili ipuçlarına da rastlanmaktadır. Çalışmada sona gelindiğinde edinilen kanaatler sonuç kısmında toparlanmıştır.Öğe Oflu Muhammed Emin Efendi’nin Necâtü’l-Mü?minîn Adlı İlmihalinin Tahlili ve Son Dönem Osmanlı Halkının İbadet Anlayışının Günümüzle Mukayesesi(Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı, 2024) Çöklü, Ramazanİlmihaller genel olarak bir kısmını Müslümanların bilmesinin farz olduğu ibadet, muâmelât, inanç ve ahlak konularını içeren fıkıh kitaplarıdır. Bununla birlikte ilmihallerin büyük kısmı ibadetlerle ilgili meselelere ayrılmış ve ilmihallerde halkın en çok ihtiyaç duyduğu yahut hata yaptığı konular ve güncel meseleler açıklanmaya çalışılmıştır. Osmanlı döneminde bu alanda çok sayıda eser yazılmıştır. Bunlardan biri de Oflu Muhammed Emin Efendi’nin (öl. 1320/1902) Necâtü’l-mü’minîn adlı risâlesidir. Muhammed Emin Efendi başta Fatih Camii olmak üzere çeşitli yerlerde altmış yıl boyunca etkili vaazlar vermiş ve gerek eserlerinde gerekse vaazlarında toplumdaki bozulmalara dikkat çekmiş önemli bir din adamıdır. Bir dönem Nakşibendiyye tarikatına intisap eden Muhammed Emin Efendi sonrasında dinî çizgiden uzaklaşıp menfaat aracı haline geldiğini belirttiği cemaatinden ayrılmıştır. Ancak Oflu Hoca genel olarak tarikata ve tasavvufa karşı değildir. O, şeriat yolundan çıkarak tarikatı ve tasavvufu kendi şahsi çıkarları için kullanan cahilleri eleştirmektedir. Hatta onun toplum üzerindeki etkisi, çevresinde “Fatih Sofuları” adlı kendine özgü din anlayışı bulunan bir cemaatin oluşmasına yol açmıştır. Yine Necâtü’l-mü’minîn risâlesinin kaynakları arasında tasavvuf eserleri de vardır. Bu durum, Oflu Hoca’nın genel olarak tasavvufa karşı olmadığını göstermektedir. Muhammed Emin Efendi’nin görüşleri ve yaşam tarzı, bazı araştırmacılar tarafından Osmanlı’da içtimaî ve dinî hareket başlatan vaizler topluluğu Kadızâdelilere benzetilmiştir. Geçimini süt satarak temin eden Muhammed Emin Efendi, üslubunun sertliği nedeniyle bir dönem sürgün edilmiş ve bazı kitaplarına el konulmuştur. Necâtü’l-mü’minîn adlı ilmihal, Muhammed Emin Efendi’nin en meşhur eseridir. Kendine özgü dili, üslubu ve içeriği nedeniyle yazıldığı dönemin popüler eserlerinden biri olan bu ilmihalin resmî ve korsan olarak birden çok baskısı yapılmıştır. Ayrıca bu ilmihal, yazıldığı dönemin Müslümanlarının ibadet hayatına değinmesi nedeniyle diğer ilmihallerden ayrılmaktadır. Necâtü’l-mü’minîn’de bütün ilmihal konuları işlenmemiştir. Eserin büyük çoğunluğu namazla ilgili bahislere ayrılmış, hac konusuna hiç değinilmemiştir. Oruç, kurban ve sadaka-i fıtır konuları ise oldukça kısa bir şekilde açıklanmıştır. Zira eserin asıl yazılma amacı, toplumun ibadet ederken yaptığı yanlışları düzeltmektir. Sırf bu nedenle risâlede ilmihal konularının arasında o günün insanlarının gerek bireysel gerekse toplu bir şekilde uyguladığı bazı hatalı davranışlardan söz edilmiştir. Eser, kullanılan dil bakımından da diğer ilmihallerden farklıdır. Zira uzun yıllar vaizlik yapan Muhammed Emin Efendi, vaazlarındaki üslubunu yazısına da nakşetmiş, bunun sonucunda bazen ifadeleri oldukça sertleşse de çoğunlukla Müslümanları uyarmış ve onlara nasihat etmiştir. Eserde özellikle ibadetlerin nasıl eda edileceği ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Necâtü’l-mü’minîn ilmihali bu yönüyle dönemin dinî, aktüel ve kültürel yaşantısına ayna tutan bir kaynak konumundadır. Büyük olasılıkla toplum tarafından beğenilmesinin ve kabul görmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Muhammed Emin Efendi Necâtü’l-mü’minîn risâlesini yazarken meşhur fıkıh kitaplarının yanı sıra tefsir, hadis ve kelâm kitaplarından da istifade etmiş, birçok yerde âyet ve hadisleri delil getirerek meseleleri açıklamıştır. Bir iki bahiste ise konuyla ilgili ayetleri tıpkı bir müfessir gibi tefsir etmiştir. Öyle ki risâleyi okuyan ilmihal bilgilerinin yanı sıra bir hocadan vaaz ve nasihat dinlemektedir. Birçok meselede dört mezhebin görüşüne yer vermiş, bazen tercihte bulunmuş, bazen de farklı bir mezhebin görüşünü benimsemiştir. İlmihalde fıkhî kavramları tanımlamış ve az da olsa küllî kaidelere yer vermiştir. Araştırmada önce Oflu Hoca’nın ilmî şahsiyetinden kısaca söz edilmiş, ardından Necâtü’l-mü’minîn risâlesi tahlil edilmiş, en sonunda da eserde değinilen meseleler çerçevesinde son dönem Osmanlı halkının ibadet anlayışı günümüzle mukayese edilmiştir. Eser, Osmanlı arşivlerinde mevcut olan baskıları üzerinden tahlil edilmiş; bu kapsamda dil, anlatım ve yöntem bakımından genel özellikleri açıklanmış, kaynakları tespit edilmiş ve içeriği analiz edilmiştir. Eserin içeriği analiz edilirken Oflu Hoca’nın Hanefî mezhebine muhalefet ettiği fıkhî meseleler de tespit edilmiştir. Son bölümde ise Necâtü’l-mü’minîn risâlesi çerçevesinde dönemin Osmanlı halkının ibadet anlayışı günümüzle mukayese edilmiştir.Öğe İslâm'ın Erken Dönemi Arap Şiirinde Eş Olarak Kadın Algısı(Afyon Kocatepe Üniversitesi, 2024) Yılmaz, MehmetBu çalışmanın konusu, İslâm’ın erken dönemi Arap şiirinde eş olarak kadın algısıdır. Problemi ise döneme ait Arap şiirine eş olarak kadın algısı yansımalarının sorgulanmasıdır. Çalışma konusu kapsamındaki beyitler, dönemin İslâm toplumunda eş olarak kadın algısını yakından tanıma ve konuyla ilgili kanaat edinme bakımından önem arz etmektedir. Her ne kadar son zamanlarda İslâm’da kadının konumuyla ilgili bazı çalışmalar yapılmış olsa bile söz konusu çalışmalarda araştırmaların tabiatı gereği eş olarak kadın algısına yeterince değinilmediği ve genel özellikleri zikretmekle yetinildiği görülmektedir. Çalışmamızı ayrıcalıklı kılan husus, İslâm’ın erken dönemi Arap şiirinde karı-koca ilişkisi, kocaya özlem duyma, kocadan yakınma, sadakatsiz kocadan intikam alma, boşanma ve sonrası ve vefat eden kocanın ardından mersiye okuma gibi beyitlere yansıtılan yaklaşımlar ve detaylardır. Çalışmada nitel yöntem tekniklerinden doküman incelemesi kullanılmıştır. Öncelikle konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla arka plan mahiyetinde Câhiliye Devri Arap toplumunda ve Hz. Peygamber döneminde kadının konumu hakkında özet bilgiler verilmiştir. Ardından dönemin Arap şiirinde ulaşılabilen ilgili beyitler tercüme edilmiş, gerekli değerlendirmeler yapılmış ve ilginç görülen tespitlere işaret edilmiştir. Hz. Ömer (öl. 23/644) dönemine kadar Câhiliye Devri nikâh geleneğinin sürdürüldüğüne ve üvey anneyle evlilik yapıldığına işaret eden beyitler dönemin Arap şiirinde dikkat çeken ilginç tespitler arasında yer almaktadır. Benzer biçimde İslâm’ın erken dönemi Arap şiirlerinde eş olarak kadına sevgi, saygı ve merhamet duyguları gözetilerek muamelede bulunulduğuna, dahası bazı zamanlar bu hususta İslâm prensiplerinden ödün verilerek aşırıya kaçıldığına işaret eden ilginç tespitler de yer almaktadır. İlgili beyitlerden; eş olarak kadına olan aşırı tutkunun kocayı İslâm prensiplerine muhalif davranışlara sevk etmesi durumunda karı-koca arasındaki sevgi bağlarına itibar edilmediği ve kadını boşamaya zorlayıcı yaptırımların uygulandığı anlaşılmaktadır.Öğe 18. Yüzyıl Osmanlı Fakihlerinden Saçaklızâde Mehmed Efendi’nin Risâle fi’d-duhân Adlı Risalesinin Tahkikli Neşri ve Tahlili(Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi, 2024) Çöklü, RamazanOsmanlı döneminde âlimler; güncel fıkhî meseleleri, ulemânın gündemini meşgul eden konuları ve bunların sosyokültürel hayatın içindeki yerini daha çok risalelerde tartışmışlardır. Bu da Osmanlı döneminde yazılan risaleleri sadece ilmî yönden değil, tarihî ve kültürel yönden de önemli kılmaktadır. Bu araştırmada da bir Osmanlı âlimi olan Saçaklızâde Mehmed Efendi’nin tütün içmenin hükmüne dair yazdığı Risâle fi’d-duhân adlı eseri tahlil edilmiş ve tahkikli neşri gerçekleştirilmiştir. Bu eser üç yönden önemlidir; birincisi dönemin meşhur ve çok yönlü âlimlerinden Saçaklızâde Mehmed Efendi tarafından yazılmasıdır. Saçaklızâde, 18. yüzyıl Osmanlı toplumunda gerek yazdığı eserlerle gerekse öncülük ettiği eğitim, öğretim ve irşad faaliyetleri nedeniyle öne çıkan âlimlerden biridir. Amelde Hanefî, itikatta Mâtürîdî olan Saçaklızâde, hem Anadolu’da hem de Şam’da çeşitli hocalardan ders almış, İslâmî ilimlerin birçok sahasında eserler yazmış çok yönlü bir âlimdir. İkincisi, Risâle fi’d-duhân’ın küçük hacmine rağmen dönemin Osmanlı halkının dinî, ilmî ve sosyokültürel hayatına dair izler taşımasıdır. Eserde o dönemdeki insanlarının tütün içme tekniğine, sıklığına ve tütünden umdukları bazı faydalara dair bilgiler yer almaktadır. Şu halde risale sadece ilmî yönden değil, tarihî yönden de önem arz etmektedir. Üçüncüsü ise eserin 17. ve 18. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında aralarında hoca-talebe ilişkisi bulunan iki meşhur âlimden birisinin risalesi olmasıdır. Şöyle ki Saçaklızâde Mehmed Efendi, tütün içmenin mubah olduğunu savunan Abdülganî en-Nablusî’nin (öl. 1143/1731) talebesidir, fakat kendisi hocasının aksine tütün çekmenin haram olduğunu düşünmektedir. İki âlim bu konuyu ders esnasında tartışmış olabilir. Bu durumda Risâle fi’d-duhân güncel bir meselenin hükmü hakkında hocasından farklı düşünen, ona muhalefet bir âlimin eseri olmaktadır. Araştırmayı önemli kılan bir diğer husus, tütün ve sigara içmenin hükmüne dair tartışmaların günümüzde hala canlılığını korumasıdır. Şöyle ki günümüzde bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle birlikte tütün içmenin insanın sağlığına etkilerine dair daha somut bilgilere ulaşılmış, bunun sonucunda sigaranın kesin bir şekilde haram olduğunu savunanların sayısı artmıştır. Diğer taraftan Risâle fi’d-duhân, meselenin dinî boyutunu merak edenlerin yanında sağlıkçıların ilgisini çekecek bilgiler de içerir. Zira 18. Yüzyıl Osmanlı toplumunda sigara içmenin mubah olduğunu iddia edenler, onun çeşitli yönlerden insan sağlığına faydalı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Tütün içmenin haram olduğunu benimseyen Saçaklızâde, görüşünü üç asıl üç de tâli diyebileceğimiz toplam altı delille temellendirmiştir. Buna göre tütün içmek fâsık kimselerin özelliğidir. Kişiye fayda sağlamayan boş bir iştir ve kendisine itaatin farz olduğu devlet başkanı tarafından yasaklanmıştır. Bunların yanı sıra tütün sarhoş edici özelliği olan, pis bir içecek olup malın ve vaktin israf edilmesine yol açmaktadır. Araştırmada Risâle fi’d-duhân’ın Osmanlı arşivlerindeki mevcut nüshaları merkeze alınmıştır. Çeşitli mecmuaların içinde yer alan bu nüshaların tamamı el yazması olup dilleri Arapçadır. Araştırmanın giriş kısmında Saçaklızâde Mehmed Efendi’nin hayatı ve ilmî kişiliği hakkında kısa bilgi verilmiştir. Ardından tütünün ortaya çıkış serüveninden ve İslâm coğrafyasının tütünle nasıl tanıştığından söz edilmiştir. Daha sonra tütün içmenin fıkhî hükmüyle ilgili âlimlerin görüşleri ve delilleri açıklanmıştır. Akabinde Risâle fi’d-duhân adlı eserin yazmaları hakkında bilgi verilmiş ve tahkikli neşri gerçekleştirilmiştir.Öğe Hanefî Mezhebine Göre İtikâf İbadeti(Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, 2024) Çöklü, Ramazanİslâm fıkhının temel paydalarından biri, ibadetlerdir. İnsanın bir ömür boyu devam eden kulluk serüveni ancak ibadetler ile anlam kazanır. Fani dünya hayatında aslî görevini gerektiği şekilde yerine getirmek isteyen insa-noğlunun icra ettiği ibadetlerden biri de itikâftır. Öyle ki kul itikâfta inzivaya çekilir, dünyalık zevk ve arzulardan arınarak Rabbine yanaşır. Böyle bir ibadetin maksadına ulaştırması için şartlarıyla ve rükünleriyle birlikte icra edilmesi gerekir. İşte bu araştırmada Hanefî mezhebine göre itikâf ibadetiyle ilgili meseleler açıklanmıştır. Başta Hanefî mezhebi imamları olmak üzere pek çok fakihin görüşüne yer verilmiştir. Bir mezhebin itikâf ibadetiyle ilgili görüşlerinin derli toplu ve detaylı bir şekilde incelendiği ilk Türkçe akademik çalışmalardan olan bu araştırma, meselelerin fıkıh usulündeki dayanaklarıyla birlikte açıklanması nedeniyle ayrıca önemlidir. Araştırma boyunca Hanefî mezhebinin fıkıh kaynakları kullanılmış, fakihlerin aynı görüşte olduğu meseleler konuyu deliliyle birlikte açıklayan ve usuldeki dayanağını ortaya koyan kaynaktan verilmiştir. Bunun yanı sıra meselelerin temelinde yer alan ve fakihlerin ihtilaf etmesine neden olan rivayetler ile usul konularına değinilmiştir. Araştırmada önce itikâfın tanımı yapılmış, akabinde hükmü ve kısımları açıklanmıştır. Ardından itikâfın şartlarının incelendiği araştırmada son olarak itikâfı bozan şeylere yer verilmiştir.Öğe Kurtubî Tefsirinde Mâverdî Kaynaklı Bilgi Malzemesinin Değerlendirilmesi(2024) Kılıç, HasanKurtubî’nin (öl. 671/1273) telif etmiş olduğu “el-Câmiʿ li-ahkâmi’l-Kurʾân” isimli tefsiri, rivayet ve dirayet metodunun hususiyetlerini mezceden bir yapıya sahiptir. Tefsirinde Hz. Peygamber’in hadisleri başta olmak üzere sahâbe ve tabiîn neslinden oldukça yoğun nakillerde bulunan Kurtubî aynı zamanda âyetlerin yorum ve izahında çeşitli kaynaklara müracaat etmiştir. Mâverdî’nin (öl. 450/1058) “en-Nüket ve’l-ʿuyûn” isimli tefsiri bu kaynakların başında gelmektedir. Kurtubî için bu eser gerek selefe ait haberleri tedarik etme gerekse bunlarla ilgili yapılan yorum ve değerlendirmeler bakımından büyük öneme sahiptir. Bu durum sadece Mâverdî’nin tefsirinin Kurtubî’ye veri sağlayan güvenilir bir kaynak olmasıyla sınırlı değildir. Zira Kurtubî, Mâverdî kaynaklı rivayet malzemesini aktarmakla birlikte aynı zamanda bunları yorumlamakta, rivayetler arasındaki seçim ve tercihini açıkça belirtmektedir. Bunun yanı sıra Kurtubî’nin yaptığı değerlendirmelerin bir kısmı Mâverdî’nin âyetleri yorumlama meyanında dile getirdiği bilgi ve düşüncelere yöneliktir. Kurtubî kendi yorum ve tercihlerini delillendirmek, dinin çeşitli alanlarında çıkarımlar yapmak, bazen de reddetmek amacıyla Mâverdî’nin âyetleri izah bağlamında ileri sürdüğü bu bilgi ve görüşlerden istifade etmektedir. Mâverdî’ye ait bilgi malzemesinin Kurtubî’nin müracaat ettiği en önemli kaynaklarından biri olması açısından çalışmada iki müfessirin yorum ve görüşleri mukayeseli bir şekilde ele alınacaktır. Farklı coğrafyalarda yaşayan bu iki müfessirin yöntemlerinin incelenmesi aynı zamanda Endülüs ölçekli tefsir algısının hangi temel ve zemine dayandığını, önceliklerinin neler olduğunu, hangi açılardan ayrıştığını somut bir şekilde belirleme açısından büyük önem taşımaktadır. Konunun ayrıca Kurtubî tefsiri çerçevesinde analiz edilmesi Kurtubî’nin âyetleri yorumlama yönteminin tutarlılığı ve özgünlüğüyle ilgili belli bir kanaate sahip olmaya imkân sağlayacaktır.Öğe İbn Cüzey’e Göre Tefsirin Mahiyeti, İrtibatlı Olduğu İlimler, İhtilafların Sebepleri ve Çözüm Yolları(Trabzon Üniversitesi, 2023) Yaşar, MehmetTefsirin yöntemine ilişkin önemli detayları tefsir mukaddimelerinde bulmak mümkündür. Bu da tefsir mukaddimelerinin incelenmesini ve derinlikli ele alınmasını önemli kılmaktadır. Bu sebeple de tefsir mukaddimelerinden yararlanmak, tefsir usulü meselelerinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamaktadır. İbn Cüzey’in tefsir mukaddimesi de bu açıdan zengin bir içeriğe sahiptir. Bu çalışma, İbn Cüzey’in tefsir mukaddimesinde ele aldığı önemli meselelerden olan tefsirin mahiyeti, ilişkili olduğu ilimler ve tefsir ihtilafları meselelerine ışık tutmaktadır. Zira bu meseleler, onun tefsir anlayışını yansıtan önemli konular arasında yer almaktadır. Ayrıca o, bu konuları doğrudan tefsir usulüyle irtibatlandırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında onun bu meselelere yaklaşımının ortaya çıkarılması, zikredilen meselelerin tefsir usulü açısından öneminin anlaşılmasına katkı sağlamasının yanı sıra, onun mukaddimesinde ele aldığı bu meseleleri pratik anlamda tefsirine ne denli yansıtabildiği konusuna da açıklık getirmektedir. Bu bağlamda İbn Cüzey’in tefsir mukaddimesinde irdelediği mezkûr konulara dair tespit ve iddialarını, tefsirine ne denli yansıtabildiğinin ortaya çıkarılması için tümevarım yöntemine başvurulmuştur. Tespit edildiği kadarıyla İbn Cüzey’in mukaddimesinde tefsirin mahiyetine ilişkin ortaya koyduğu mefhumun, onun tefsirinde pratik karşılığı mevcuttur. Bunun yanı sıra tefsirin ilişkili olduğunu belirttiği fıkıh usulü ve hadis gibi ilimleri amelî anlamda tefsirine yansıtırken; tasavvuf gibi ilimlerin ise tefsirle nasıl ve ne şekilde ilişkili olduğuna dair tefsirinde ortaya koymadığı görülmüştür. Ayrıca tefsir ihtilaflarının sebepleri ve çözüm yollarıyla ilgili ortaya koymuş olduğu yönteme tefsirinde ağırlıklı olarak bağlı kaldığı tespit edilen noktalar arasındadır.Öğe Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr Adlı Tefsirinin Rivayet Kaynakları: Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî Örneği(2024) Alkan, CelalettinSüyûtî’nin (ö. 911/1505) seçkin eserlerinden biri olan ed-Dürrü’l-mensûr, rivayet türü tefsirlerin en kapsamlılarındandır. Süyûtî bu eserinde ayetleri tefsir ederken kendi kanaatlerini sunmaktan kaçınmış, bunun yerine tamamen elinde bulunan rivayetleri kullanmayı tercih etmiştir. Benimsediği yöntem sayesinde ken-di dönemine kadarki tefsir müktesebâtının hatırı sayılır bir kısmını toplayacak şekilde oluşturduğu ed-Dürrü’l-mensûr, bu haliyle adeta bir tefsir koleksiyonunu andırmaktadır. Yalnızca rivayetlerden müteşekkil yapısı onu mutlak bir rivayet tefsiri kılmaktadır. Bu eserin dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri ise bazı kaynaklarının günümüze ulaşamamış olmasıdır. Muhammed b. Yûsuf el-Firyâbî’nin (ö. 212/827) tefsiri de bu kayıp kaynaklardan bir tanesidir. Firyâbî daha çok hadisçiliği ve tefsirciliği ile meşhur olan, hadis otoriteleri tarafından genellikle “sika” kabul edilen muteber bir âlimdir. Onun rivayet ettiği hadisler Kütüb-i Sitte’nin tümünde yer almıştır. Kendisiyle aynı nisbeyi taşıyan ve ülkemizde de tanınan Ebû Bekr Ca‘fer b. Muhammed b. el-Hasen el-Firyâbî’den (ö. 301/913) yaklaşık bir asır önce yaşamıştır. Kaynaklardaki nisbesine göre Türk olduğu bilinmektedir. Firyâbî bunların yanı sıra erken dönemin tanınmış simaların-dan olan Süfyân es-Sevrî’nin (ö. 161/778) gözde öğrencisidir ve ünlü hadis alimi Buhârî’nin (ö. 256/870) en büyük hocalarından biridir. Tüm bu yönler dikkate alındığında Firyâbî’nin tefsirinin elimizde olmaması üzücü bir kayıptır. Onun ed-Dürrü’l-mensûr aracılığıyla muttali olabildiğimiz rivayetlerine bakıldığında pek çok konuya geniş bir yelpazede değindiği anlaşılmaktadır. Bu rivayetler sonraki dönemlerde yazılan tefsirlere kaynaklık etmiş ve günümüzdeki tefsir anlayışlarının teşekkülünde önemli bir rol oynamıştır.Öğe Kur’ân-ı Kerîm Eğitim ve Öğretiminin İdeal Yaşı(Aksaray Üniversitesi, 2023) Önder, Halil İbrahimİslâm toplumlarında Kur’ân-ı Kerîm eğitim ve öğretimi temel olarak görülmüş, daha sonra öğrenilecek bilgiler bu temel üzerine bina edilmiştir. İslâm’ın ilk yıllarından itibaren dinin şiarlarından birisi haline gelen Kur’ân eğitim ve öğretimi, çocukların kalplerinde İslâm inancının yerleşmesine vesile olması sebebiyle de önemsenmiştir. Asr-ı Saâdet’te temeli atılmış ve yüzyıllar içinde gelişme göstermiş olan İslâmî eğitim geleneğinde erken yaşta edinilen bilgi, taşa yazılan yazıya; yaşlılıkta öğrenilen bilgi ise suya yazılan yazıya benzetilerek çocuk eğitimi, Kur’ân eğitimiyle başlatılmıştır. Günümüzde özellikle örgün öğretim kapsamındaki Kur’ân eğitim ve öğretiminin problemlerinden bazıları, yaş ile ilgilidir. Zira eğitime başlama yaşı, diğer bileşenlerle birlikte eğitimin niteliğini belirleyici bir faktör olma hüviyetine sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm eğitim ve öğretiminin ideal yaşının tayini ve ilgili hususlar, bu araştırmanın temel problemini teşkil etmektedir. Söz konusu problemle ilgili olduğu düşünülen literatür, tarihi tecrübe ışığında yorumlanmıştır. Çalışmada, çocukluk dönemini temsil eden erken yaşların, Kur’ân eğitim ve öğretimi için daha elverişli yaşlar olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
- «
- 1 (current)
- 2
- 3
- »











