Yazar "Güngör, Bilgin" seçeneğine göre listele
Listeleniyor 1 - 20 / 21
Sayfa Başına Sonuç
Sıralama seçenekleri
Öğe A Critical Overview of Epistemology of Tanzimat Literature: Duality and Teacher-Author, Student-Reader Relationship(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2018) Güngör, BilginMany intellectuals from Ziya Gökalp to Ahmet Hamdi Tanpınar and Hilmi Ziya Ülken to Mehmet Kaplan brought various interpretations on the intellectual structure and literary aesthetics of the Tanzimat period. These comments, along with the various theses they hold, often walk on the axis of “duality”. It is possible to say that this “postulat” is a concrete foundation when the literary and non-literary works received by the intellectuals of the Tanzimat period - and later periods - are taken into consideration. Jale Parla, in Babalar ve Oğullar (Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri), however, brought different interpretations of the intellectual universe of the Tanzimat period and concluded that the concept of “duality” is unfounded for such a universe; argued that in the works of the intellectuals and novelists of this period, the domesticated Western values of Oriental values - at least to Beşir Fuad - were articulated without problems. In addition, this period embodies a similar relationship between the heroes of novels and novels and the readership of the “father-son” relationship, and indicates that the sultan, who was restricted by Tanzimat Fermanı and the authority of the sultan, assumed the “father” of the society in this period and the romans and generally Tanzimat intellectuals. Undoubtedly, even if Parla’s theses are partially tangible, this period can be seen as a “falsifiable” position when the works of the novelists - and generally Tanzimat intellectuals - are taken into consideration. In this review, we will focus on the disproportionate aspects of the theses, and some determinations will be made on the author-reader relationship of the periodÖğe AN OVERVIEW OF THE HISTORICAL DEVELOPMENT OF MODERN TURKISH CRITICISM: TRANSFORMATION OF “READING”(Mehmet Ali YOLCU, 2020) Güngör, BilginThe process of the historical development of modern Turkish criticism, which is situated as a return of Turkish modernization and whose roots are found in various criticism texts of some Tanzimat writers, can be considered around two periods in the first place. The first period, which began in 1866 and continued until 1960, can be called the period of impressionistic (subjective) criticism. Impressionist criticism marks this period in which various schools such as sociological criticism and historical criticism gained visibility in some places. In the criticisms of many names of this period, to some extent, it is seen that the principles of impressionist criticism are concrete. In the period which started in 1960, continued until today and can be called as the period of scientific (objective) criticism, a scientific attitude gains value, objectivity is given priority and thus, the throne of impressionist criticism decreases. Moreover, this period is not homogeneous in terms of positioning of schools; therefore, it can be described in two sub-periods: the first (1960-80) is the period of Marxist criticism and the second (post-1980) is the period of pluralist criticism. Although the period between 1960-80 included the breakthroughs of schools such as new criticism and ontological criticism, it became concrete about the dominance of Marxist criticism. After 1980, when many schools such as structuralist criticism, narrative criticism, feminist criticism, and biographical criticism came into existence, pluralism emerged. During this period, no school is in the center; a democratic order emerges. The aim of our study is to describe the historical development process of modern Turkish criticism around related periods and in general terms. In this respect, social/cultural conditions related to the subject will be discussed and the schools and names of criticism that will come into prominence periodically will be mentionedÖğe ARZULAYAN İLE ARZULANAN ARASINDA: GIRARD’IN ARZU MODELİ IŞIĞINDA FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL’İN AŞK TEMALI ŞİİRLERİ(2018) Güngör, BilginEdebi olguların içsel bağıntılarına yönelen ve bu bağıntıları belli yasalar etrafındadeğerlendirmeyi hedefleyen çağdaş eleştirmenlerden René Girard, bu çerçevede, arzu modeliadıyla bilinen ve edebi eserlerin sözdizimini bir arzu bağıntısı etrafında çözümlemeyi hedefolarak belirleyen bir yöntem ortaya koyar. Bu yönteme göre eserlerin sözdiziminde her zamanbir arzulayan özne, bir de arzulanan nesne bulunur. Bazı eserlerde ise zaman zaman özne ilenesnenin arasına, özneyi arzuya davet eden veya öznede arzu uyandıran bir dolayımlayıcı dâhilolur. Dolayımlayıcının bulunduğu eser, Girard’a göre arzu mekanizmasını daha net bir şekildebelirdiği için daha gerçekçi bir konum elde eder. Dolayımlayıcının bulunmadığı arzu modeli düzçizgisel, bulunduğu arzu modeli ise üçgen şekilde belirir. Bu ikinci şekildeki arzu modeliniGirard, mimetik arzu, metafizik arzu, üçgen arzu gibi ifadelerle imler. Ayrıca düz çizgisel arzumodelinin bulunduğu eserleri romantik yapıt; üçgen arzu modelinin bulunduğu eserleri deromansal yapıt şeklinde de adlandırır. Bu çalışmada, genel olarak memleketçi edebiyatın, özelolarak ise hececilerin önde gelen temsilcilerinden Faruk Nafiz Çamlıbel’in aşk temalı şiirlerineGirard’ın arzu modeli yöntemi ışığında bakacağız ve söz konusu şiirlerin sözdizimsel yapısınınfigürlerine ve bağıntılarına ışık tutmaya çalışacağız.Öğe ATTİL İLHAN’IN ÖZGÜN TOPLUMCU-GERÇEKÇİLİK ANLAYIŞI: “SOSYAL REALİZM”(2019) Güngör, BilginToplumcu-gerçekçilik, modern sanat ve edebiyat akımlarından birisidir. Sanatsal/edebieser nezdinde ilk olarak Maksim Gorki’nin Ana adlı romanıyla belirginlik kazandığı kabuledilen bu akım, 1934’te Rusya’da gerçekleştirilen 1. Sovyet Yazarlar Kongresi’nde alınankararlar doğrultusunda sistemleştirilmiş ve aynı ülkede “resmi sanat/edebiyat anlayışı”olarak benimsenmiştir. Kısaca “Marksizm’in sanat ve edebiyat alanındaki izdüşümü”şeklinde tanımlanabilecek bu akım, Türkiye’de Meşrutiyet’in son yıllarında yankısınıbulmaya başlamış, 1920’lerin sonunda Nâzım Hikmet’le ivme kazanmış ve 1980’lere kadarTürk edebiyatının baskın akımları arasında yer almıştır. Fakat Rusya’da ve Batı’da olduğugibi Türkiye’de de toplumcu-gerçekçilik, temsilcisi konumunda bulunan bütünyazarlar/şairler nezdinde aynı şekilde idrâk edilmemiş, bunun sonucu olarak Türk edebiyatıözelinde birden fazla toplumcu-gerçekçilik anlayışı ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında öneçıkanlardan birisi, Attilâ İlhan’ın “sosyal realizm” şeklinde adlandırdığı estetik anlayıştır.“Sosyal realizm”, özgün bir toplumcu-gerçekçilik teorisi ve pratiği yaratma çabasının birsonucu olarak görülebilir. İşte bu makalede sosyal realizm, Attilâ İlhan’ın ‘İkinci Yeni’ Savaşıve Gerçekçilik Savaşı adlı kitaplarındaki yazılardan hareketle ele alınacak ve bu husustatemel ilkeler tespit edilmeye çalışılacaktır.Öğe Bir Olağanüstü Çocuk Figürünün Etrafında: Recaizade Mahmut Ekrem’in Nijad Tipolojisi(2018) Güngör, BilginTanzimat döneminin ve Türk romantizminin öncü isimlerinden olan, edebîeserlerinden çok edebiyat kuramına dönük olarak ortaya koyduğu eserleriyle bilinen ve bunedenle çağdaşları tarafından “üstad” kabul edilen Recaizade Mahmut Ekrem, 15 yaşındakaybettiği oğlu Nijad Ekrem'i sıklıkla şiirlerine ve mensur şiirlerine konu edinmiştir. Bueserlerde Nijad, okurun karşısına olağanüstü bir figür olarak çıkar: Bir filozof gibi derindüşüncelere yönelir; en ince zevkleri bulunan sanatçılarla hemen hemen aynı estetikduyarlılığı taşır; milli ve dini hassasiyetleri son derece gelişmiştir; olgun insanlara yakışırşekilde saygı ve nezaket sahibidir. İşte bu çalışmada, söz konusu özellikler ekseninde,Nijad'ın olağanüstü bir figür olarak tipleştirilmesinin üzerinde durulacak ve daha çok esermerkezli bir okuma perspektifinden hareketle Ekrem'in Tefekkür ve Nijad Ekrem adlıeserlerinde beliren tipolojik yönelim üzerine bir yorumsamaya gidilecektir.Öğe Bir Ütopyacı İtkinin Yansımaları: Sait Faik Abasıyanık’ın Edebi Eserlerinde Ütopya(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2018) Güngör, BilginSosyolojik açıdan insan, toplumsal düzenin koşullamasıyla somutluk kazanmakla birlikte yeni toplumsal düzenin oluşmasında da en etkin unsur olarak öne çıkar; çünkü insan, toplumsal bir varlık olarak, içerisinde bulunduğu şartlardan ve kazandığı tecrübelerden hareketle yeni bir toplumsal düzen planlaması yapabilir. Nitekim bugünkü modern toplum düzenini bir yönüyle Rönesans, bir yönüyle de Aydınlanma Çağı düşünürlerinin eserlerinde dolaylı veya dolaysız bir şekilde çizilen tasavvurlara borçlu olduğumuz ortadadır. Fakat bazen söz konusu tasavvurlar, gerçeklik sınırının ötesinde somutluk kazanır. İşte bu noktada ütopik bir tasavvur ortaya çıkar. Oluşturulması arzu edilen toplumsal düzenin salt fikir düzeyinde kaldığı bu tür tasavvurlar, tarihin başından beri mevcuttur. Fakat ütopyanın net ve bugün anladığımız biçimde ortaya çıkışı, 16. yüzyılda Thomas More’un Ütopya’sıyla başlar; 20. yüzyılda ise distopyaların ortaya çıkışıyla ütopik metinler, hiç olmadığı kadar çeşitlilik arz edecek noktaya gelir. Bu incelememizde modern Türk edebiyatında Çehov tarzı hikâyeciliğin öncülerinden olan Sait Faik Abasıyanık’ın eserlerinde çoğunlukla örtük bir şekilde çıkan ütopik unsurlara yoğunlaşılacak ve onun ütopyacı itkiyi aşmayan mutlu gelecek tasavvuru sebepleriyle betimlenmeye çalışılacaktır.Öğe Erkan Irmak, Eski Köye Yeni Roman: Köy Romanının Tarihi, Kökeni ve Sonu (1950-1980), İstanbul: İletişim Yayınları, 2018, 332 s.(İlmi Etüdler Derneği, 2019) Güngör, BilginKöy romanı üzerine Türkiye’deki akademik çalışmaların kısıtlı sayıda oluşu özellikle de araştırmacılar nezdinde bilinen bir gerçektir. Hatta Ramazan Kaplan’ın Cumhuriyet Dönemi Türk Romanında Köy adlı hacimli çalışması dışında ilgili konuda/konularda öne çıkan başka bir kaynağın olmadığı dolayısıyla Türk romanında köyün yansıtılışı, değerlendirilişi veya bir sorunsal olarak ele alınışı noktasında bir “kaynak sıkıntısı” çekildiği söylenebilir. Erkan Irmak’ın yakın zamanlarda yayımlanan ve doktora tezine dayanan Eski Köye Yeni Roman: Köy Romanının Tarihi, Kökeni, Sonu (1950-1980) adlı çalışması, bu bağlamda gerçekten büyük önem arz etmekte. Bu yazıda; eleştirel bir gözle, Irmak’ın çalışmasındaki artıları ve eksileri veya -daha iyi bir benzetmeyle söylersek- “madalyonun ön ve arka yüzündekiler”i -öne çıkan noktalarıyla- belirtmeye gayret edeceğiz.Öğe Family, Time and Milieu in Necip Fazıl's Autobiographical Prose(2022) Toksöz, Sedat; Güngör, BilginGenetic code which we call genetic features or genetic factors, in fact, ensures us to determine individual’s connection to his/her generation, habits and tendencies. In this way, things the individual has done in the past, his possible behaviors in case of future occasions, his/her path through the life could be determined. These data enables us to create a determination and prediction mechanism. Beyond any doubt, man is a social creature. He/she cannot be thought alone. Examining the individual who is formed by his/her family, time, environment, genetic codes is seen valuable in terms of science. It is known that genetic code, mores, traditions, upbringing, educational background, personal man-ners are extremely important in forming personalities. In this article, importance of factors that form personality such as family, environment, time, genetic features etc. are discussed. Effects of these factors on the individual tried to be detected. These detections were compiled specifically in the context of works of Necip Fazıl Kısakürek and his works Bâbıâli, O ve Ben, Cinnet Mustatili and Kafa Kâğıdı. After some implications, the study was finished offÖğe HALDUN TANER’İN HİKÂYELERİNDEKİ KADIN İMGESİNE FEMİNİST ELEŞTİRİ BAĞLAMINDA BİR YAKLAŞIM(Bülent AYYILDIZ, 2019) Güngör, BilginCumhuriyet döneminin önde gelen tiyatro yazarlarından Haldun Taner, gerçekçi ve devingen olay örgüleri etrafında kurguladığı hikâyeleriyle Türk hikâyeciliğinin önemli kazanımlar elde etmesinde de öncü rol üstlenmiş isimlerdendir. Yer yer toplumsal olana açılım sergileyen hikâyelerinde Taner; genel olarak, insanlığı bütün çürümüşlüğüyle ve yozlaşmışlığıyla ele alarak eleştirel bir yaklaşıma kapı aralar. Bu hususta zaman zaman kurguya mizahî bir ton katmaktan da çekinmez. Ancak, feminist eleştirinin ışığında yaklaşıldığında net olarak görülebilir ki; Taner'in hikâyelerinde kadın imgesi, eleştirel ve mizahi bakışın en fazla yoğunlaştığı alanı imler. Söz konusu hikâyelerde kadın, “iki kere kötü”dür: Hem bir insan hem de bir kadın olarak. Taner; kadınların bu konumunu, bazen kadın karakterler bazen de anlatıcının açık mesajları üzerinden verir. Kadın karakterler; Gilbert-Gubar'ın canavar (monster) adı altında kavramsallaştırdığı kadın tipine uygun bir şekilde resmedilir. Anlatıcının açık mesajlarının da aynı doğrultuda, "canavarca" resmedildiği barizdir. Gerçi Taner'in hikâyelerinde kısmen “olumlu”, “makul” kadın tipleri de görülebilir. Ancak bunlarda yine de birtakım “kötü” niteliklere rast gelinir. Üstelik bu tür kadın karakterler, erkeğe “faydalı olduğu” ölçüde “olumlu” ve “makul”dür. Gerçekçi estetiğe zıt bir şekilde resmedilen kadın imgesiyle Taner'in hikâyeleri, tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, ataerkil düzenin estetik bir yeniden-oluşturumu şeklinde konumlanır.Öğe HATIRADA MÜDAFAA, MÜDAFAADA HATIRA: TALÂT PAŞA’NIN HATIRATI ÜZERİNE(Hatem TÜRK, 2023) Güngör, Bilgin1908-1918 arası Türk siyasetinin en önde gelen aktörü konumundaki İttihat ve Terakki Cemiyetinin nüfuzlu kişileri arasında yer alan ve bir dönem sadrazamlık görevinde bulunan Talât Paşa; Birinci Dünya Savaşı sonrasında Berlin’e yerleşir. Berlin günlerinde hatıratını kaleme almaya başlar. Bu hatırat, Türkiye’de, 29 Kasım-29 Aralık 1921 tarihleri arasında Yeni Şark gazetesinde tefrika edilmeye başlanır. Bilinmeyen nedenlerden ötürü tefrika yarım kalır. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine az bir süre kala Hüseyin Cahit, hatıratın Almancadan yapılan çevirisini 3 Nisan-1 Haziran 1945 tarihlerinde Tanin’de tefrika eder, 1946’da da Talât Paşa’nın Hatıraları adıyla kitaplaştırır. Yakın zamana kadar hatıraların metni söz konusu olduğunda sadece Hüseyin Cahit’in tefrikası ve hazırladığı kitap söz konusu edilmiş, Yeni Şark’taki orijinal metin görülmemiştir. Bu orijinal metin “Atatürk’ün Bütün Eserleri Çalışma Grubu” tarafından gün yüzüne çıkartılmış ve 2006’da Hatıralarım ve Müdafaam adıyla kitap olarak yayına hazırlanmıştır. Bu hatıratın içeriğinde üç mesele ön plana çıkar: Ermeni Tehciri, Birinci Dünya Savaşı’na giriş ve savaş vurgunculuğu. Bir bakıma Talât Paşa’nın hatıratı, bu üç mesele üzerinden kendisine (ve tabii İttihat ve Terakki Cemiyetine) dönük suçlamalara karşı bir savunma metni, bir müdafaaname olarak konumlanır. Bu makalede Talât Paşa’nın hatıratı bir eleştirmen bakış açısıyla odağa alınmış, bu doğrultuda hatıratın tarihsel gerçekliklerle olan ilişkisi bir yana bırakılarak içeriği ve öne çıkan argümanları göz önünde bulundurulmuştur. Bu yapılırken de hatıratın orijinal metninden hareket edilmiştirÖğe II. Meşrutiyet Dönemi Dergilerinden İştirak’te (1910-1912) Yayımlanmış Hikâyeler(2025) Güngör, Bilginİştirak, II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında çıkan dergilerden biridir. İlk Türk sosyalistlerinden İştirakçi Hilmi ve onun öncülük ettiği Osmanlı Sosyalist Fırkası çevresi tarafından 1910-1912 yılları arasında yayımlanan ve söz konusu fırkanın yayın organı işlevini gören derginin sayfalarında siyasi, sosyal ve iktisadi meselelere odaklanan makale ve fıkraların yanı sıra birtakım edebî metinler de yer bulmuştur. Bu edebî metinler, birkaçı haricinde, Meşrutiyet’in yeniden ilanı sonrasında Osmanlı-Türk aydınlarının bir kısmının sosyalist düşünceyle tanışmasına paralel olarak gelişmeye başlayan toplumcu Türk edebiyatının ilk örnekleri arasında yer alır. Çoğu şiir türüne dahil olan ve altında Ali Canib [Yöntem], Abdülaziz Mecdî [Tolun], Refik Halid [Karay], Bedik, Ahmed Rıfkı gibi imzaların yer aldığı bu metinlerde, genellikle İştirak’in ve Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın temsil ettiği ideolojik ve politik çizgiyle uyumlu bir şekilde, toplumsal hayatın sınıfsal gerçekliği ve bu gerçeklik etrafında öne çıkan meseleler (adaletsizlik, sömürü vb.) sorunsallaştırılır. Dolayısıyla derginin, hem toplumcu çığırın Türk edebiyatındaki macerasının hem de II. Meşrutiyet döneminin edebî ufkunun daha net bir biçimde anlaşılması adına dikkate değer bir edebî yönü olduğu söylenebilir. Bu makalede, İştirak sayfalarında yer alan, dördü telif (“Dede Hasan’ın Vicdanı”, “Amele Kızları”, “Yaşasın ‘İştirak’…”, “Şeref İçin!..”), biri de çeviri (“Kör!”) olmak üzere toplamda beşi bulan hikâye metinlerine içerik ve biçimsel açısından odaklanılacaktır. Temel amaç, tamamı kısa hikâye formatında olan bu metinler üzerinden İştirak’in işaret ettiğimiz edebî yönünün ve Türk edebiyatı tarihi bakımından öneminin anlaşılması için bir kapı aralamaktır.Öğe Imperialism and literature: An imperialism-oriented reading of modern Turkish literature(Sage Publications Ltd, 2023) Bağlama, Sercan Hamza; Güngör, BilginPostcolonial theory perceives the world as divided between the coloniser and the colonised, thus indirectly reproducing the centrality of the West. For this reason, in literary studies, postcolonial theory fails to cover the literatures of those nations which were not colonised in a typical sense but rather occupied by Western imperialism, as was the case with Ottoman Turkey. This necessitates a convergent theoretical framework that might help evaluate the fictionalisation of the intersecting dynamics of oppression, violence, exploitation, and resistance in relation to the hegemonic narratives of imperialism and shape a new perspective regarding the politico-cultural dimension of imperial discourse. This article, in this respect, will critically develop the theoretical foundations of imperialism-oriented literary theory and construct it as an interdisciplinary field that has a potential to contribute to contemporary postcolonial theory and to encompass the intersectional dimensions of imperialism and imperial discourse for the articulation of the fictionalisation of imperialism-related issues in the under-considered corpus of modern Turkish literature.Öğe LOOK AT “SMILING FACE” OF COLONIALISM: AHMET MİDHAT EFENDİ AND DISCOURSE OF AESTHETIC COLONIALISM(Mehmet Ali YOLCU, 2020) Güngör, Bilgin; Güneş, MehmetAhmet Midhat Efendi, one of the most productive items of modern Turkish literature, is also among our first writers to address colonialism and related facts. We can even say that Midhat Efendi was the first Turkish writer to deal with colonialism and related facts in literary prose. In this context, Rikalda yahut Amerika’da Bir Vahşet Âlemi, Ahmet Metin ve Şirzat, Bir Acibe-i Saydiye stands out. In this works, Midhat Efendi also touches on the “civilized-wild”, “white-black” distinctions and cases such as transcultuation and cultural hybridity. There are even some explanations about the way colonial processes work. Thus, it gives very important information about a mechanism of domination in which Turkish intellectual / reader is a stranger in that period. However, in the works of Midhat Efendi that emerged within the framework of this subject, it is generally seen that colonialism was legitimized and the discourse of aesthetic colonialism was reproduced in an original way. In this, the general cultural and ideological conditions of the Ottoman, which has just got into contact with the West, have a great influence. In this article, we will examine the related works of Midhat Efendi in the light of his postcolonial literary criticism and try to explain how he established the discourse of aesthetic colonialismÖğe Millî Uyanışın Anlatıları yahut Ethem Nejat’ın Dergilerde Kalmış Hikâyeleri(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2023) Güngör, BilginEthem Nejat, II. Meşrutiyet Dönemi’nin önde gelen aydınlarından biridir. Eğitim bürokrasisinin çeşitli kademelerinde görev yapan, döneme damga vurmuş bazı dergi ve gazetelerin çıkmasına öncülük eden, bir grup öğrencisi ve öğretmen arkadaşıyla beraber Çanakkale Savaşı’na gönüllü olarak katılan Ethem Nejat 1918’e kadar Türkçü düşüncenin, 1918’den itibaren ise sosyalist düşüncenin izinden gitmiştir. Türkçü olduğu yıllarda çeşitli makalelerin, kitapların yanı sıra birtakım hikâyeler de kaleme almıştır. Yani, bugün daha çok eğitimci ve siyasetçi kimlikleriyle bilinse de Ethem Nejat'ın bir de edebiyatçı kimliği söz konusudur. Gerek içerik gerekse de biçim açısından Millî Edebiyat estetiği çerçevesinde değerlendirebileceğimiz, Türkçülük ekseninde propagandist bir tutumun kendisini net bir şekilde gösterdiği bu hikâyelerin ikisi, yani en hacimlileri ve zamanında kitap formatında yayımlanmış olanları (“Çiftlik Müdürü” ve “Yiğit Türkler”) kısa bir süre önce Ütopik Hikâyeler başlıklı bir çalışmada yorumlanıp derlenmişti. Bu makalede ise diğer hikâyeler, yani kısa ve dergilerde yayımlananlar (“O Zengin ve Mesut Oldu”, “Kahraman Nuri”, “Bal Bahçesi” ve “Zengin Böcekçi”) yorumlanıp derlenmiştirÖğe MODERNİST-TOPLUMCU TÜRK ŞİİRİ(İbrahim Halil TUĞLUK, 2019) Güngör, BilginToplumcu-gerçekçiliğin Türk edebiyatı özelindeki seyrinde üç aşamanın bulunduğunu dile getirebiliriz. Bu aşamalardan ilki olan ve erken-toplumculuk olarak adlandırdığımız aşama; Meşrutiyet’in son yılları ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında Abdülaziz Mecdî Tolun, Yaşar Nezihe Bükülmez gibi isimlerin, tematik ve estetik açıdan dar bir bakış-açısına sahip propagandist şiirlerini içerir. Nitekim bu aşamada toplumculuk için şiir dışında herhangi bir tür, “gözlem ölçeği” sınırları içerisine girmez. İkinci aşama; Nâzım Hikmet tarafından 1920’lerin sonunda öncülük edilen ve Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz gibi isimlerle şiir dışı türlere de taşınan aşamadır. İleri-toplumculuk olarak adlandırdığımız bu aşamada toplumcu-gerçekçilik, hem estetik hem tematik hem de türsel açıdan sınırlarını genişletir. 1960’lardan sonra toplumcu-gerçekçiliğin İsmet Özel, Ataol Behramoğlu, Ahmet Telli, Nihat Behram, Sevgi Soysal, Erdal Öz gibi isimlerle daha ileri düzeyde modernist ve avantgarde imkânlar kazandığı görülür¸ böylelikle yeni bir aşama idrak edilir. Modernist-toplumculuk olarak adlandırdığımız bu aşamada, bireysel temalarla birlikte soyut imgeciliğe, dil deformasyonuna ve modern anlatı tekniklerine bir açılım sergilendiği görülebilir. Bir başka ifadeyle; toplumcu edebiyatın modernist / avantgarde edebiyatla olan imkânının izsürümü yapılabilir. Çalışmamızda, modernist-toplumculuğun şiir özelindeki durumunu ele alacağız; modernist-toplumcu şiirin tematik ve biçimsel açıdan öne çıkan noktalarına örneklerle değineceğiz. Fakat bunu yaparken; “saf” betimleyici bir tutumdan çok, yer yer toplumsal/ siyasal / estetik zemine dönük değinilere de kapı aralayan bir bakış-açısından hareket edeceğiz. [EN] We can say that there are three stages in the course of social-realism in Turkish literature. The first of these stages; what we call early-socialism. This stage is represented by the names of Abdülaziz Mecdî Tolun and Yaşar Nezihe Bükülmez in the last years of the Republic and the last years of the Constitution. This stage also includes propagandist poems with a narrow perspective from thematic and aesthetic perspectives. As a matter of fact, at this stage, it does not enter into any kind of observation scale except for poetry for socialism. The second stage; It is the stage that was carried by Nâzım Hikmet in the late 1920s and carried to the non-poetic genre with such names as Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Hasan İzzettin Dinamo and Rıfat Ilgaz. At this stage, which we call as advanced-socialism, socialist-realism expands its boundaries both aesthetically, thematically and genuinely. After the 1960s, socialist-realism appears to have acquired modernist and avant-garde opportunities with names such as Ismet Ozel, Ataol Behramoglu, Ahmet Telli, Nihat Behram, Sevgi Soysal, Erdal Oz, and so on. At this stage, which we call modernist-socialism; it can be seen that with the individual themes, abstract imagery, language deformation and modern narrative techniques are displayed. In other words; the possibility of socialist literature with modernist / avantgarde literature. In our study, we will examine the status of modernist-socialism in poetry. We will take a look at the important points of the modernist-socialist poem in terms of thematic and formal. But in doing so; we will move from a purely descriptive point of view to a point of view that touches on social / political / aesthetic ground.Öğe NECİP ASIM’IN MİLLÎ ARUZ RİSALESİ (İNCELEME-METİN)(Bahir SELÇUK, 2018) Güngör, Bilgin; Güngör, Nilgün BüyükerNecip Asım (Yazıksız), Türkçülük akımının önemli isimleri arasında yer alır. Türkoloji’nin kurucusu sayılan ve ilk Türk dili tarihi profesörü kabul edilen Necip Asım çeşitli eserleriyle, Türkiye’de 20. yüzyılın başında ivme kazanan Türkçülük akımının hem siyasi hem de edebî sahada yükselişine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla Türkçülüğün Türkiye’deki kuramsal ve pratik yönlerinin net bir şekilde anlaşılabilmesi için Necip Asım’ın eserleri oldukça önemli bir konumdadır. Buna rağmen Necip Asım’ın çoğunlukla risale şeklinde ortaya koyduğu eserlerinin büyük kısmı henüz yeni harflere aktarılmamış, çeşitli kütüphanelerde ve arşivlerde saklı kalmıştır. İşte bu çalışmada, bu husustaki olumsuzluğu ortadan kaldırmaya dönük küçük bir girişim olarak Necip Asım’ın 1913 yılında yayımladığı Millî Aruz risalesi ele alınacak ve Latin harflerine aktarılacaktır. Temelde hece vezninin savunusu olan ve bu veznin hece sayısı, kafiye, takti ve şekil kategorileri etrafında imkânlarını sorgulayan bu Millî Aruz, şüphesiz günümüzün Türkçülük ve Millî Edebiyat araştırmalarına ışık tutacaktır.Öğe Ortodoks Kurgunun Heterodoks Düzlemden Görünüşü: “Ansiklopedideki Vahşi”nin “Estetik Boyut”u(2024) Güngör, Bilgin“Ansiklopedideki Vahşi”, telif ve çeviri eserleriyle Cumhuriyet’in ilk 50 yıllık sürecinde toplumcu düşünce ve eleştiri literatürünün gelişmesine katkıda bulunmuş önemli isimler arasında yer alan Kerim Sadi’nin 1929’da yayımlanan hikâyesidir. Bu hikâyede yazar, toplumcu gerçekçi estetiğin sunduğu paradigmaya uygun olarak anamalcı dönemin, biri temel olmak üzere üç önemli çelişkisini (doğa-medeniyet, emek-sermaye ve kolonyal nesne-kolonyal özne çelişkileri) belirli simge ve karakter karşıtlıkları üzerinden kurgulaştırmıştır. Bundan ötürü “Ansiklopedideki Vahşi”, her şeyden önce, anamalcı düzenin tarihsel durumunu, bir başka deyişle verili toplumsal ilişkileri içeren gerçeklikle kurduğu estetik ilişki üzerinden yorumlanmaya elverişli bir eser kabul edilebilir. Bu makalede, Frankfurt Düşünce Okulu’nun temsilcilerinden Herbert Marcuse’ün, ana akım Marksist sanat anlayışı -ortodoks Marksizm’in estetiği- karşısında eleştirel ve heterodoks bir anlayışı temsil eden, daha çok tekelci anamalcılığın çeşitli siyasal ve kültürel görünümleriyle bireysel/öznel varlık alanını baskılama pratiklerine bir tür tepki olarak somutluk kazanan estetik algısı ışığında söz konusu hikâyenin gerçeklik karşısındaki bağımlılığı/özerkliği üzerine eleştirel bir okumada bulunulmuştur. Böyle bir okumada amaç, bir yandan Türk edebiyatında toplumcu anlatının ilk ürünlerinden olmakla birlikte edebiyat tarihlerinde ve eleştiri metinlerinde pek sözü edilmeyen “Ansiklopedideki Vahşi”yi araştırmacıların dikkatine sunmak diğer yandan da hikâyenin gerçeklikle ilişkisi üzerinden toplumcu gerçekçi bir anlatının Marcuse’ün penceresinden nasıl göründüğüne dair örnek bir okuma pratiği ortaya koymaktadır.Öğe PRATİKTEN ÖTESİ: TARIK BUĞRA’NIN SANAT VE ELEŞTİRİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİ(Mehmet Ali YOLCU, 2018) Güngör, BilginCumhuriyet döneminin önde gelen yazarlarından Tarık Buğra; daha çok roman, hikâye, eleştiri gibi alanlarda kaleme aldıklarıyla bilinir. Fakat o, bunların yanında sanat ve eleştiri alanına ait meseleler üzerinde de yoğunlaşmış ve bu çerçevede düşüncelerini okurlarıyla paylaşmıştır. Çeşitli tarihlerde kaleme aldığı makalelerinde/söyleşilerinde/röportajlarında Buğra; sanatın ve eleştirinin hem güncel ve evrensel boyutlarını sorgulamış ve son derece önemli tespitlerde bulunmuştur. Buğra’nın sanat algısı; bir yönüyle bireye, estetik olana ve göreceli gerçekliğe doğru bir açılım sergilerken diğer yönüyle ideolojik “bağlanma”ya ve toplumsal işleve kapı aralar. Böylelikle söz konusu algı, dönemin ideolojik ve katı gerçekçi sanat anlayışıyla hem yakınlık hem de karşıtlık ilişkisi içerisinde somutluk kazanır. Buğra’nın bu “ikili” sanat algısı, temelde, “bağlanmacı” bir estetizmi; bir başka ifadeyle, “bağlanmacılık” ve estetizm arasında bir “orta yol”u imlemektedir. Fakat Buğra için estetik olan, son tahlilde başattır. Eleştiri çerçevesinde Buğra’nın dile getirdikleri ise “anlamlı bir birlik” arz etmez; birbirinden kopuk eksende seyreder. Bunları da şöyle özetleyebiliriz: Buğra için eleştirinin işlevi; eserin estetik yanlarını belirleyebilme, onun “şifreleri”ni çözebilme uğraşısı etrafında bir anlam kazanır. Nitelikli bir eleştiri için, edebi birikimin yanında ve hatta bundan da öte nesnelliğin öne alınması gerekmektedir. Sanatçının ve eleştirmenin “tahammül” sınırlarında genişlik olması da Buğra’nın nitelikli bir eleştiri adına işaret ettiği bir başka noktaya tekabül eder. Son olarak; Buğra eleştirinin sınırını genişletir; kurumsal olana (ödül jürileri ve benzeri mekanizmalar) da bir açılım gösterir. [EN] Tarık Buğra, one of the leading writers of the Republic period; he is known for writing in such areas as novels, stories and criticism. In addition to these, he also concentrated on the issues of art and criticism and shared his ideas with his readers. Buğra in articles, interviews, interviews he has written on various dates; he questioned both the current and universal dimensions of art and criticism and made extremely important determinations. Buğra's art perception; in a way, it displays an opening towards the individual, the aesthetic and the relative reality; Thus, the perception in question gains concreteness in the relation of both intimacy and opposition with the ideological and rigid realistic concept of art. This cı dual “art perception of the bourgeoisie is essentially a” bonding ın aestheticism; in other words, it implies a “middle way” between “bonding bir and esthetism. But the aesthetic for Buğra, in the final analysis is dominant. In the framework of criticism, the articulation of boube does not offer a ’meaningful union E; they are on the disjoint axis. These can be summarized as follows: The function of criticism for Bugra; to be able to determine the aesthetic side of the work, to solve his eri passwords yan to gain a meaning around. For a critical criticism, literary accumulation must be taken along with even more objectivity. The fact that the artist and the critic are broadly within the boundaries of bir tolerance eleştir corresponds to another point that Buğra points to in the name of a qualified criticism. Finally; Buğra expands the limit of criticism; It also shows an institutionalization (award jury and similar mechanisms).Öğe Refugee narratives in contemporary Turkish literature: a human-centered exploration(Routledge Journals, Taylor & Francis Ltd, 2025) Güngör, Bilgin; Bağlama, Sercan HamzaThe experiences of refugees have recently become a key theme in modern Turkish literature, as the refugee “crisis” has turned into a central issue for Turkey since the 2010s. This article explores contemporary Turkish literature’s engagement with the refugee experience and demonstrates how refugee narratives in Turkish literature transcend ideological divides to emphasize the human dimension of displacement. Through an analysis of three literary texts, Hakan Günday’s Daha (2013), Zülfü Livaneli’s Balıkçı ve Oğlu (2021), and Cemal Şakar’s “Kanadında Bir Kuşun” (2018), the article fleshes out the alignment of Turkish authors, both secular and conservative, in their thematic portrayal of refugees. By categorizing the selected texts as examples of contemporary refugee literature, the article also investigates their contribution to a broader literary tradition that has historically dealt with themes of displacement and suffering, thereby enriching the discourse on human dignity and social justice in the context of forced migration.Öğe Tanzimat Edebiyatının Epistemolojisine Eleştirel Bir Bakış: Düalite ve Öğretmen-Yazar/Öğrenci Okur İlişkisi(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2018-04-30) Güngör, BilginTanzimat döneminin düşünsel yapısı ve edebi estetiği üzerine Ziya Gökalp’ten Ahmet Hamdi Tanpınar’a; Hilmi Ziya Ülken›den Mehmet Kaplan’a kadar pek çok aydın çeşitli yorumlar getirmişlerdir. Bu yorumlar, barındırdıkları çeşitli tezlerle birlikte, çoğunlukla “düalite” ekseninde yürür. Tanzimat dönemi -ve sonraki dönem- aydınlarının kaleme aldığı edebi ve edebiyat-dışı eserler göz önünde bulundurulduğunda bu “postula”nın somut bir temeli olduğunu söyleyebilmek mümkündür. Bununla birlikte Jale Parla, Babalar ve Oğullar (Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri) adlı eserinde, Tanzimat döneminin düşünsel evreni üzerine farklı yorumlar getirmiş ve böyle bir evren için “düalite” kavramının yersiz olduğunu; bu dönemin aydınlarının ve romancılarının eserlerinde Doğulu değerlere evcilleştirilmiş Batılı değerlerin -en azından Beşir Fuad’a kadar- sorunsuzca eklemlendiğini ileri sürer. Ayrıca bu dönem romancıları ve roman kahramanları ile okur kitlesi arasında “baba-oğul” ilişkisine benzer bir ilişkinin somutlaştığını; Tanzimat Fermanı ile yetkileri kısıtlanan padişahın toplum karşısındaki “baba”lığını bu dönemde romancıların -ve genel Tanzimat aydınlarının- üstlendiğini belirtir. Şüphesiz Parla’nın söz konusu tezleri, kısmen somut bir zemine otursa da, çalışmamız sırasında da görüleceği gibi, bu dönem romancılarının -ve genel olarak Tanzimat aydınlarının- eserleri göz önünde bulundurulduğunda, oldukça “yanlışlanabilir” bir konumda belirir.











