Yazar "Akyürek, Yunus" seçeneğine göre listele
Listeleniyor 1 - 10 / 10
Sayfa Başına Sonuç
Sıralama seçenekleri
Öğe Abdullah b. Ebî Bekir b. Muhammed’in Muhaddis Kişiliği ve Megāzî Rivayetleri(Oku Okut Derneği, 2025) Tekçe, Asiye; Akyürek, YunusKur’ân-ı Kerîm’de insanlar için üsve-i hasene olarak takdim edilen Hz. Peygamber’in hayatı, erken dönemden itibaren Müslümanların ilgisine mazhar olmuştur. Bazı sahâbîlerin, sağlında iken onun sözlerine, uygulamalarına ve sîretine dair notlar tuttuğu bilinmektedir. Vefatından sonraki dönemde sahâbe ve tabiîn neslinden sünneti şifahî nakledenlerin yanı sıra onu yazılı olarak kayıt altına alanlar da mevcuttur. Böylelikle ilk yazılı metinler ortaya çıkmış, bu rivayetlerin tasnifiyle de İslâmî İlimler teşekkül etmeye başlamıştır. Hicrî ilk asırlarda gerçekleşen ilmî faaliyetlerde öne çıkan isimlerden birisi de Medine’de dünyaya gelen Abdullah b. Ebî Bekir b. Muhammed’dir (öl. 135/753). Çalışma, Abdullah’ın muhaddis kişiliği ve megāzî rivayetleriyle sınırlandırılmıştır. Nitel araştırma yöntemi anlatı araştırması tekniğinin kullanıldığı çalışmada gaye, Abdullah b. Ebî Bekir’in hadis ilmindeki yeri ve megāzî rivayetleri bağlamında siyer ilmiyle ilişkisinin ortaya konulmasıdır. Onun hadis, fıkıh ve megāzî alanında yetişmesinde ailesi ve bir ilim-kültür merkezi olan Medine şehri birinci derecede etkili olmuştur. Babası Ebû Bekir b. Muhammed (öl. 120/738) hadis, fıkıh ve siyer alanında âlim bir kimse olarak temayüz eder. Abdullah b. Ebî Bekir, Urve b. Zübeyr (öl. 94/713) ve İbn Şihâb ez-Zührî (öl. 124/742) gibi hadis otoritelerinden nakillerde bulunmuş, hadis münekkitleri tarafından sika kabul edilmiş bir âlimdir. Abdullah’ın rivayet ettiği hadisler hemen hemen bütün hadis eserlerinde geçmektedir. O, aynı zamanda bir megāzî müellifi olarak da bilinir. Bu bağlamda Kütübü’t-Tisʿa müellifleri onun bazı megāzî rivayetlerine eserlerinde yer vermişlerdir. Hadis usulüne uygun olarak siyer ve megāzîye dair yaptığı çok sayıdaki nakil, siyer ilminin inşasında önemli bir rol oynamıştır. Kendisine ait herhangi bir megāzî eseri günümüze ulaşmamışsa da ağırlıklı olarak Medine dönemine dair topladığı megāzî rivayetleri, talebeleri ve ravileri vasıtasıyla tanınmış Siyer ve İslâm tarihi eserlerinde yer almıştır. Mekke Dönemi’ne dair rivayetlerinin sayısı Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler dönemine oranla çok daha azdır. Bazı müellifler, Abdullah’ın megāzî rivayetlerini naklederken senette onun değil de talebesi olan İbn İshâk’ın (öl. 230/845) ismini zikretmişlerdirÖğe Buhara’nın İslâmlaşması ve Yakın Havzasına Yansımaları (Sâmânîler Dönemi Sonuna Kadar)(2025) Akyürek, YunusBuhara, Maveraünnehir bölgesinin en kadim yerleşim birimlerinden birisidir. “Doğu’nun Kubbetü’l-İslâm’ı”, “Hadis Yurdu”, “Çöl Çiçeği” ve “Fâhire” olarak tanınan şehir, milattan önceki tarihlerden itibaren bölgenin dinî merkezi olagelmiştir. İpek Yolu güzergâhında yer alan Buhara; Budizm, Mecûsîlik, Maniheizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi önemli dinlere ev sahipliği yapmıştır. Bu dinlerin şehirde derin izler bırakmış olması kuşkusuz İslâmiyet’in burada tanınmasını ve benimsenmesini zorlaştırmıştır. Nitel araştırma tekniklerinin kullanıldığı bu çalışmada amaç, İslâm’ın Orta Asya Türkleri tarafından kabul edilme sürecinde Buhara şehrinin rolünü ortaya koyabilmektir. Müslüman Araplar Buhara’yı nasıl fethetmiş ve burada nasıl tutunmuşlardır? Şehrin İslâmlaşma süreci nasıl gerçekleşmiştir? Yakın havzasının İslâmlaşmasına nasıl bir katkı sunmuştur? Araştırmada bu ve benzeri sorulara yanıt aranacaktır. Konu, Sâmânîler dönemiyle sınırlı tutulmuştur. Zira Sâmânîlerden sonra Orta Asya’da Müslüman Türklerin çağı başlayacaktır. Emevîler döneminde birçok kez ele geçirilmek istenilen Buhara, Horasan’ın kudretli valisi ?uteybe b. Müslim el-Bâhilî tarafından fethedilmiştir (90/709). Buhara’ya tam anlamıyla hâkim olmanın Emevîler için stratejik önem taşıdığı anlaşılmaktadır. Araştırmayı önemli kılan nokta da burasıdır. Zira İpek Yolu güzergâhında yer alan zengin So?d şehirlerine sahip olabilmenin anahtarı Buhara hâkimiyetinden geçmektedir. Yine So?d arazisi boyunca uzanan yüksek debili tatlı su kaynaklarına, olağanüstü bereketli topraklara ve stratejik değeri yüksek Hocend geçidine sahip olan Fergana bölgesine, Seyhun’un ötesindeki Türk illerine ve hatta Çin’e uzanan bir başarı hikâyesi için Emevîlerin Buhara’yı fethetmesi zorunluluktur. Şehri bu açıdan değerlendiren Emevî siyasî aklı, ?uteybe ile başlayarak İslâmiyet’in burada tanınması ve benimsenmesi için büyük bir çaba sarf etmiştir. Arap nüfusun şehre yerleştirilmesi, pek çok mescit inşa edilmesi, cuma namazına gelenlere bahşiş verilmesi, bazı İslâm âlimlerinin burada eğitim faaliyetleri yürütmesi, namaz kılarken kolaylık olması açısından ibarelerin Farsça söylenilmesine cevaz verilmesi bölgenin dinî merkezi olan Buhara’da İslâmiyet’in benimsenmesi için atılan adımlardan bazılarıdır. Ancak sonraki birtakım Emevî valilerinin olumsuz uygulamaları ve Emevîler Devleti’ni zevale götüren iç ve dış sebepler Buhara halkının İslâm’a mesafeli durmasına yol açmıştır. Müslüman Arapların Abbâsîler döneminde bölgedeki hâkimiyetlerini arttırarak sürdürmeleri şehrin dinî panoramasını İslâmiyet lehine değiştirmiştir. Buhara şehri, Abbâsîlere tâbi bir hanedanlık olan Sâmânîler döneminde altın çağını yaşamıştır. Buhara merkezli Sâmânî hanedanı mensuplarının, âlimlerin ve ticaret erbabının samimi çabaları, Seyhun’un kuzeyinde yer alan gayrimüslim Türk boylarının zamanla İslâmiyet’i benimseyip dine girmelerinde birinci derecede katkı sunmuştur. Müslüman Karahanlıların, Büyük Selçukluların ve İdil-Bulgar Türk devletlerinin İslâmiyet’i Sâmânîler döneminde, Buharalı siyaset, ilim ve ticaret adamları vesilesiyle kabul ettiklerine dair elimizde güçlü deliller bulunmaktadır. Buharalı âlimlerin de katkısıyla İslâm’a giren Büyük Selçukluların, Müslüman Türkleri Azerbaycan üzerinden Anadolu’ya, İran ve Irak üzerinden Mezopotamya ve Mısır’a sevk ettikleri ise tarihî bir gerçektir.Öğe Cahiliye Dönemi Mekke toplumunun Hz. Peygamber’in nübüvvetine ilişkin intibaları(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2015) Akyürek, YunusYazılı kültürün, kutsal metinlerin ve bilinen anlamda kurum ve müesseselerin yok mesabesinde olduğu, diğer din ve medeniyetlerle etkileşimin düşük seviyede gerçekleştiği bir kültür havzasında yer alan Mekke, 6. yüzyıl sonları ve 7. yüzyılın başları itibariyle eklektik varlık tasavvuru, tutarsız dünya görüşü, akıl ve izan dışı örfî uygulamaları ile tam bir “câhiliye evresi” geçiriyordu. Bu bağlamda toplumun, nübüvveti öncesinde Hz. Peygamber’in vazifesiyle ilgili duyumlarının oldukça sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Fakat yine de onun nübüvvetine işaret eden birtakım rivayetler mevcuttur. Bu rivayetler, Mekke müşriklerinin nübüvvete bakış açısını etkilemiş midir, etkilemişse bunun mahiyeti ve sonuçları hakkında neler söylenebilir? Bu hususta dönemin en yetkin kesimi olan Ehl-i Kitâb’ın, Kureyşliler üzerinde bıraktığı tesir de ayrıca merak konusudur.Öğe Horasan Valisi Nasr b. Seyyâr’ın İcraatlarının Abbâsî İhtilâline Yansımaları(2024) Akyürek, YunusAbbâsî ihtilâli, Irak eyaletinde yaşayan Emevî aleyhtarı Arap kabilelerin; Horasan, Sistân, Tohâristan ve Mâverâünnehir fetihlerinde görevlendirilen, süreç içerisinde buralara peyderpey yerleştirilen ve çeşitli isyanları bastırmaya zorlanan savaşçı Arap unsurların, yine Horasan’da yaşayan ve Emevî idaresinden memnun olmayan Acemler ile Hâricî ve Şiî bütün kesimlerin destek verdiği uzun soluklu toplumsal bir harekettir. Bu makalede Emevîlerin son Horasan Valisi Ebü’l-Leys Nasr b. Seyyâr b. Râfi‘ el-Leysî’nin (ö. 131/748) Abbâsî ihtilâli ile olan ilişkisi, Mâverâünnehir bölgesi ve Merv şehri üzerinden ele alınacaktır. Nasr’ın bütün tecrübe, feraset ve gayretine, pek çok müspet icraatına ve etkili tedbirler almasına rağmen ihtilâl gerçekleşmiştir. Araştırmada, ihtilâlin iç ve dış nedenleri üzerine odaklanılması amaçlanmıştır. Zira tarihin kırılma anlarından olan Abbâsî ihtilâlinin arka planına inilmesi, sonraki hadiselerin daha sağlıklı değerlendirilmesine önemli katkı sunacaktır. Nitel araştırma yöntemi, anlatı araştırması tekniğinin kullanıldığı çalışma; ihtilâl hareketini otuz yılı aşkın bir süre gizli ve açıktan destekleyen Horasan bölgesi, bu harekete güçlü bir destek vermediği anlaşılan Mâverâünnehir bölgesi ve Horasan hâkimiyeti için Merv şehri üzerinden mücadele eden Nasr b. Seyyâr - Ebû Müslim el-Horasânî ilişkileri ile sınırlandırılmıştır. Temel kaynakların ağırlıklı olarak kullanıldığı araştırma ile Emevîlerin yıkılma nedenleri ve Abbâsî ihtilâlinin başarıya ulaşma prensipleri üzerinden eleştirel bir bakış açısı geliştirilmesi hedeflenmiştir. Nasr’ın ortaya koyduğu müspet uygulama ve tedbirlerin, yürüttüğü siyasi ve askerî faaliyetlerin ihtilâlin hedefine ulaşmasını sadece bir süreliğine geciktirebildiği genel anlamda söylenebilir. Horasan ve Mâverâünnehir’de meskûn Türk unsurun süreci etkileyecek düzeyde ihtilâle katkı sunduğu iddiaları ise temkinle karşılanmalıdır.Öğe Hz. Ömer ve Hz. Osman Dönemlerinde Türk-Arap İlişkileri(Anadolu İlahiyat Akademisi, 2024) Akyürek, YunusTürklerin, sahâbe döneminde Müslüman Araplara karşı takındıkları tavır araştırılması gereken önemli bir konudur. Zira Türk milletinin Emevîler döneminde Araplarla olan ilişkilerinin doğru bir zemine oturtulması büyük oranda buna bağlıdır. Bu sebeple Ḫulefâ-yi Râşidîn dönemine (11-40/632-661) müracaat etmek gerekir. Araştırmanın konusu, Hz. Ömer (13-23/634-644) ve Hz. Osman dönemlerinde (23-35/644-656) Arapların siyasi bir teşekkül olarak, Arap Yarımadası’nın kuzey ve kuzeydoğusunda yer alan Türkler ile kurduğu doğrudan ilişkilerdir. Hz. Ebû Bekir (11-13/632-634) ve Hz. Ali dönemlerinde (35-40/656-661) Türklere dair kayda değer bir hâdise vuku bulmadığı için çalışma Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemi ilişkileri ile sınırlı tutulmuştur. Araştırmanın amacı sahâbe nesli tarafından Yarımada dışında başlatılan fetih hareketlerinin Türkler ile olan periyodunu temel kaynaklar ışığında kronolojik olarak el almaktır. Bu temasın karakter analizi üzerinden Emevîler dönemi Türk-Arap münasebetlerinin sağlıklı bir şekilde araştırılması ve anlaşılmasına katkı sunması ana hedeftir. Nitel araştırma yöntemi alt başlıklarından anlatı araştırması tekniğinin uygulandığı çalışmada; Türklerin, Müslüman Araplar tarafından Ḫulefâ-yi Râşidîn döneminde topraklarına yönelik askerî faaliyetleri bir istila olarak gördükleri, bağımsızlık ve özgürlüklerini korumak için Hazar, Horasan ve Ṭoḫâristân’da savaşırken el-Bâb, Cürcân ve Dihistân’da anlaşmalar yoluyla bunu kısmen sağlamaya çalıştıkları ortaya konulmuştur. Taraflar arasındaki ilişki, Hz. Ömer döneminde daha çok askerî bir görünüme sahip olmuş ve bu durum Hz. Osman zamanında da aynı minvalde devam etmiştir. Hz. Ömer, Türklerin yaşadığı Ceyhun’un ötesine (Mâverâünnehir) geçilmesine müsaade etmezken Hz. Osman döneminde buraya birtakım seferler düzenlenmiş ve bölge halkıyla çeşitli anlaşmalara varılmıştır. Hilafet ordularının bu dönemde Hazar Türkleri karşısında başarısız olduğu görülmektedir. Bunun iç siyasete ve ekonomiye olumsuz yansımaları olmuştur. Yine Hazar yurdunun ele geçirilememesinin, Slav ve Doğu Avrupa halklarının Müslüman Araplarla doğrudan temasını engellediği belirtilmelidir. Bazı kaynaklarda, Hz. Osman döneminde sahâbîlerin de içinde bulunduğu bir grubun Türklerin de yaşadığı Fergana bölgesine sefer düzenlediği geçmektedir. Fakat bu dönemde böyle bir olayın gerçekleşmesi pek olası görünmemektedir.Öğe Moğol Baskısı Sebebiyle Batıya Göç Eden Bir Şâfi‘Î Fakîhi Ebû Abdillâh Muhammed B. Mahmûd B. Muhammed Elısfahânî (H.616-688/1219-1289)(Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, 2017) Akyürek, YunusTarih farklı etkenlerle gerçekleşen çeşitli göç hadiselerine tanıklık etmiştir. Attila, Büyük İskender ve son olarak Cengiz Han yeryüzü hâkimiyeti için harekete geçtiklerinde diğer milletleri de hareketlendirmişlerdir. Küresel boyutlardaki bu büyük istila dalgaları sosyal, kültürel, ekonomik ve psikolojik açıdan göç yolları üzerinde bulunan toplumları derinden etkilemiş ve çoğu zaman topluluk ve fert bazında göç hadiselerinin yaşanmasına neden olmuştur. İslâm dünyasını birinci dereceden etkileyen Moğol istilası bunun örnekleriyle doludur. Uygun araştırma ve çalışma ortamı bulamayan ilim adamlarının Moğolların henüz ele geçiremediği batı istikametindeki İslâm merkezlerine göç etmeleri ve bu âlimlerin buralarda yürüttükleri ilmî ve kültürel faaliyetler araştırma konusu olabilecek öneme sahiptir. Mâverâünnehr şehirlerinden sonra istilaya uğrayan Horasan’ın Isfahân şehri bu bağlamda mühim bir ilim insanını âdeta Mısır’a hediye etmiştir.Öğe MUÂVİYE B. EBÎ SÜFYÂN'IN SİYASÎ KARARLARINDA KELBKABİLESİNİN ROLÜ(2016) Akyürek, YunusArap dâhilerinden olduğu varsayılan Muâviye b. Ebî Süfyân aynı zamanda tarihteki en başarılı siyaset adamlarından birisidir. Kureyş'in siyasî ve idarî tecrübeye sahip Benû Ümeyye ailesine mensubiyeti, kişisel becerileri, Halife Osman'ın mülayim yapısından ve akrabalarına olan düşkünlüğünden istifade etmeyi bilmesi ve hadiseleri kazan-kazan prensibine göre okuyarak konjonktürel stratejiler geliştirmesi başarısındaki temel faktörlerdir. Emevîler devletini kurduktan sonraki uygulamalarıyla farklı bir panorama ortaya koyduğu ise ortadadır.İktidar serüveninde onu başarılı kılan temel etkenlerden birisi de insan unsurudur. Bu anlamda valisi olduğu Suriye'de önemli nüfuza sahip olan Kahtânî kökenli kabilelerden ve bunlar arasında bilhassa siyasî tecrübe, nüfus, askerî yeterlilik gibi özellikleriyle ön plana çıkan Kelb kabilesinden faydalandığı görülür. Yine Adnânî menşeli Kaysîlere de asabiyet kaynaklı muhtemel problemlere karşı denge politikası çerçevesinde mühim payeler vermiştir. Ancak Kelb başta olmak üzere bölgedeki kabilelerin Ümeyye ailesine verdikleri bu tarihi desteğin karşılıksız olmadığı muhakkaktır.Öğe Mısır’da İlk Dönem Türk İdarî Uygulamaları,Ahmed B. Tûlûn Örneği(2017) Akyürek, YunusEmeviler döneminden itibaren çeşitli devlet kademelerinde görev alan Türkler, Abbasiler döneminde askerî, idarî ve siyasî nüfuzlarını arttırarak Asya ve Mısır topraklarında konjonktür gereği merkeze bağlı, fakat çoğu noktada bağımsız hareket edebilen siyasi teşekküller oluşturmuşlardır.Nil Nehri ve mümbit deltası ile Baharat Ticaret Yolu'nun stratejik değerini bir kat daha arttırdığı Mısır topraklarında Ahmed b. Tûlûn tarafından kurulan Tûlûnoğulları Devleti bunlar arasında ilk olma özelliğini taşır. Ahmed aslında Mısır'a atanan ilk Türk valisi değildir. Halife Vâsık döneminde Eşnas et-Türkî ve ardından İnâk et-Türkî isimli Türk komutanlar aynı zamanda Mısır valiliği görevini de yürütmüşlerdir.Araştırmada Ahmed idaresindeki Türk unsurun, kadim bir medeniyete ve zengin bir demografik yapıya sahip olan bu coğrafyadaki dikkat çeken uygulamalarına değinilecektir. Ahmed'in sergilediği idarî, askerî, ilmî, kültürel, sosyal ve iktisadî politikalar halkı, bürokrasisi ve ordusu itibarıyla Türklerin azınlıkta olduğu büyük bir ülkeyi nasıl yönetebildiklerinin ipuçlarını verecek mahiyettedirÖğe Siyer İlmi Açısından Sahâbe Nesli Ṣaḥîfelerinin Oluşum Süreci ve Mahiyeti(Cumhuriyet University, 2023) Akyürek, YunusṢaḥîfe, Arap toplumunda Cahiliye döneminden itibaren bilinen ve yaygın olarak kullanılan bir kavramdır. Müslümanlar açısından Mekke döneminde vahiy dışında ṣaḥîfe kullanma ihtiyacı olmadığı söylenebilir. Ancak bu durum Medine’de bir şehir devleti tesis edilmesiyle büyük bir ivme kazanmış; Hz. Peygamber, kâtiplerine bu bağlamda dinî, siyasi, idarî, diplomatik, sosyal ve ekonomik hayata dair çok sayıda yazı yazdırmıştır. Sahâbe neslinin, bunlardan bağımsız olarak Hz. Peygamber’in sağlığında ya da vefatı sonrasında onun gazveleri, seriyyeleri ve genel anlamda sîretine yönelik notlar tuttuğu bilinmektedir. Bazı sahâbîler kayda alma noktasında talebe ve kölelerinden istifade etmişlerdir. Bazen de tâbiîn kuşağından bir talebe, bir ya da daha fazla sahâbîden dinlediği rivayetleri kaydetmiş; böylece ilgili sahâbînin ilmî birikimini birebir yansıtan bir ṣaḥîfe ortaya koymuştur. Ṣaḥîfelerin bazılarında iman, ahlak, fıkıh ve fıkhın ibadetler dışında kalan kısmı gibi çeşitli konuların ele alındığı, bazı ṣaḥîfelerde ise meġāzî gibi belli bir konu üzerinde yoğunlaşıldığı görülmektedir. Çoğu ṣaḥîfede ana tema olarak meġāzîye ağırlık verilmesi ise Medine döneminde gerçekleşen yoğun askerî faaliyetlerin bir yansıması ve Eyyâmü’l-Arab anlatımı geleneğinin İslâm toplumundaki iz düşümü olarak değerlendirilebilir. Ṣaḥîfelerden mülhem rivayetlerin hadis mecmualarında Kitâbü’l-Meġāzî başlığı altında toplanmasını da aynı bağlamda düşünmek mümkündür. Birbirinden bağımsız kişilerin tuttukları notlar olan ṣaḥîfeler, bir sistematik ve kronolojiden yoksun oldukları için sadece bunlara dayanılarak bir siyer inşası mümkün olmamıştır. Bununla birlikte belge niteliği taşımaları ve genel hatlarıyla bir usul üzere rivayet edilmeleri sebebiyle ilk siyer eserlerine birincil derecede kaynaklık ettikleri bir gerçektir. Sahâbe ṣaḥîfeleri kendilerinden sonra çocuklarına ve torunlarına tevarüs etmiştir. Bu yeni nesil, bu yazılı malzemeyi halihazırda hayatta olan sahâbîler ve Medine halkından aldıkları bilgilerle geliştirmiştir. Yine onların, ṣaḥîfelerde geçen rivayetleri aile ve yakın çevreleri ile tâbiîn kuşağı ilim meraklılarına tedris ettikleri bilinmektedir. Ṣaḥîfeler orijinal haliyle günümüze kadar ulaşamamışsa da miras bırakıldıkları sahâbe çocukları, torunları ve ilim ehli vasıtasıyla süreç içerisinde meşhur hadis mecmualarında yer almışlar ve meġāzî başta olmak üzere çeşitli başlıklar altında okuyucunun istifadesine sunulmuşlardır. Ṣaḥîfeler, kendilerinden istifade ettiği anlaşılan Ebân b. Osman’ın güvendiği kimselere tashih ettirdiği siyere dair notları ile küçük hacimli bir kitapçık (risale) boyutu kazanmış; sahâbeden doğrudan rivayette bulunan ‘Urve b. ez-Zübeyr’in ve birçok ṣaḥîfeden faydalanan Zührî’nin günümüze ulaşamayan meġāzîleri ile telif bir eser vücuda getirecek boyutlara ulaşmıştır. Bilinen ilk siyer eserlerinde yer alan hacimli ṣaḥîfelere ve daha küçük çaplı olanlarına araştırmada yer yer işaret edilmiştir. Çalışma, siyer ilmi açısından ṣaḥîfelerin oluşum süreci ve mahiyeti ile sınırlandırılmıştır. Birinci el kaynak değeri taşıyan ve çoğu hadis mecmualarında yer alan bu yazılı malzemelerin, ilk dönem siyer eserlerine kaynaklık etme ve siyer ilminin teşekkülü noktasındaki katkıları ise bundan sonra yapılacak akademik çalışmalarla ortaya konulabilir.Öğe Siyer ve İ??slâm Tarihi Kaynaklarına Göre Cahiliye Dönemi Kureyş Toplumunun Bir Peygamber Beklentisi Var mıydı?(2018) Akyürek, YunusCahiliye dönemi Kureyş kabilesi, dar anlamda eklektik bir kültür havzasınınmerkezinde yer almasına rağmen doğru bilgi, evrensel hukuk,ahlak ve erdem gibi bir toplumu inşa ve dizayn eden, onu ayakta tutanönemli normların birçoğundan mahrum bulunuyordu. Coğrafi konumuve tarihi arka planı bir tarafa, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’den sonraMekke’ye bir elçi gönderilmemesi Kureyş’in bu ortak değerlerden niçinuzak kaldığını genel anlamda açıklar mahiyettedir. Diğer taraftanMekke şehrinde, Hicaz ve çevresindeki Yahudi ve Hristiyan bilginlerin,teolojik anlamda herhangi bir faaliyeti de söz konusu değildir. Bu vebenzeri nedenlerden hareketle putperest Arapların lideri konumundakiKureyş toplumunun Son Peygamber ile kavramsal bir bilgiye sahipolmadığı söylenebilir. Dolayısıyla toplumun kendi bilgi, algı ve inanışındankaynaklı bir peygamber beklentisi bulunmamaktadır. Ancak ticarifaaliyetler, siyasi ilişkiler ve kültürel alışverişe bağlı olarak Hicazve çevresindeki yabancı din ve kültür mensupları ile ilişkiye giren bazıKureyş mensuplarının bu hususta birtakım duyumlar aldıkları kaynaklardageçmektedir. Fakat bu duyumların toplumun genelinde bir peygamberbeklentisine dönüşmediği açıktır.











